Toplumsal Sınıflar, Sosyal Politika, Sosyal Haklar ve Sosyal Devlet
Sosyal devlet kavramı ne zaman kullanılmaya başlanmıştır?
Sosyal politikaların ve devletin sosyal boyutunun bir devlet biçimi olarak örgütlenmesinde, ağırlıklı olarak refah devleti ve sosyal devlet kavramları kullanılır. Her iki kavramın da önceki yüzyıllara dayanan bir geçmişi bulunuyor. Örneğin 1791 yılında Fransa’da refah devleti (etat-province) kavramının kullanıldığı görülüyor. Almanya’da ise 1870’li yıllarda refah devleti (wohlfahrstaat) kavramı kullanılmasına karşın, 1880’li yıllardaki sosyal sigortacılık alanındaki gelişmelerin ardından sosyal devlet (sozialstaat) kavramı kullanılıyor. İngilizcede ise yaygın kullanım refah devletidir (welfare state).
Sosyal devlet ve refah devletinin arasında bir fark var mıdır? Varsa, nasıl tanımlanabilir?
Literatürde sosyal devlet ve refah devleti kavramlarının aynı anlama gelecek şekilde kullanılmasına sıklıkla rastlanmaktadır. İlk bakışta kavramların bu şekilde kullanımında terminolojik bir sorun yokmuş gibi gözükmekle birlikte, sosyal devlet ve refah devletinin, devletin sosyal boyutunun gelişim sürecinde farklı ülkelerde, farklı aşamalara denk düştüğü şeklinde bir görüş ve algının varlığından da söz edilebilir. Refah devleti, devletin sosyal boyutunun ağırlıklı olarak 20. yüzyılda, bu yüzyıl içinde de 1940’lı ve 1950’li yıllardan sonra belirli bir coğrafyada belirginlik kazanan bir gelişme çizgisini anlatmak için kullanılır. Sosyal devlet ise bu gelişme çizgisini de içerecek şekilde, devletin sosyal boyutunun oluşumunun tarihsel sürecine gönderme yapıyor gibidir. Refah devleti, devletin sosyal boyutundaki kurumsallaşmanın ileri aşamalarına ve refahın toplumsallaşmasına bir gönderme yapıyor konumundayken sosyal devlet ise sosyal refahı yaratan kurumsallaşma ve politikalara, daha genel olarak ise sosyal nitelikleri olan bir devlet biçimine dayanıyor görünümündedir. Bu nedenle, tarihselliği ve kapsayıcılığı açısından sosyal devlet kavramı kullanılmaktadır.
Eşitsizlikler ve eşitsizlik konusu ve sosyal politikalar arasındaki bağıntı nedir?
Eşitsizlikler ve eşitsizlik konusu, sosyal politikaların getirilmesi ve uygulanması ile sosyal devletin oluşum süreçlerine yön veren düşünsel arka planın varlık kazanmasında oldukça etkili olmuştur. 19’uncu yüzyılda modern anlamda ilk sosyal politika tedbirlerinin alınması ve bunların gelişimi, sosyal politikaları önceleyen ve ona eşlik eden eşitsizliklerin varlığıyla eşitlik mücadeleleri, savunuları, talepleri ve tartışmalarından bağımsız olarak değerlendirilemez.
Kapitalist toplumla birlikte, eşitsizlik ve eşitliğin sağlanması durumu nasıl açıklanabilir?
Eşitsizlik ve eşitliğin sağlanması sorununun eskilere dayanan bir tarihsel arka planı varken, kapitalist toplumla birlikte eşitsizlikler çok daha derin ve farklı biçimler almıştır. Kapitalist toplum, devlet ve onun örgütleri eşitsizlik sorununu gündeme taşıyacak ve hukuki, siyasal, ekonomik ve sosyal eşitliğin sağlanması yönünde farklı ve yeni araçlar geliştirmiştir. Ancak bu alanlarda eşitliğin bir talep ve mücadele olarak ortaya çıkması, 18’inci yüzyılda gerçekleşebilmiştir. Bu olgu eşitsizliklerin, özellikle modern yurttaşlık kurumuyla birlikte, “insanın doğal hâli olarak” görülmemeye başlanması ile de bağlantılıdır. Özellikle 1789 Fransız Devrimi ile birlikte eşitlik, toplum ve devletin temel, meşru ve seküler bir ilkesi olmuştur. Bu süreçte eşitlik kavramını merkezine alan siyasal hareketler de ortaya çıkmıştır. Örneğin Fransa’da, Babeuf’un öncülüğünü yaptığı “Eşitler Hareketi”, mutlak eşitlik talebi olarak da görülebilecek şekilde, ekonomik ve sosyal eşitlik için herkesin milli gelirden ihtiyacına göre pay alması gerektiğini savunuyor, gerçek eşitliğin sağlanabilmesi için bireysel mülk sahipliğini sorguluyor ve kolektif mülkiyet fikrini benimsiyordu. Eşitler Hareketi, kendisinden sonra ortaya çıkan sosyalist görüş ve eylemi önemli ölçüde etkilemiştir. Engels de bu dönemde işçi hareketinin, burjuvazinin yurttaş eşitliği olarak ortaya koyduğu biçimsel eşitlik türüne karşı, eşitliğin ekonomik ve sosyal bir içerik kazanıp gerçek bir eşitlik olarak yaşama geçmesi mücadelesinden söz ediyordu. Mutlak eşitlik fikri dönemin liberal düşünürleri tarafından kıyasıya eleştirilirken daha sonra sosyal politikaların örgütlenmesi ve sosyal devletin oluşumu sırasında merkezi bir role kavuşacak olan “çalışma” ve “ihtiyaç” kavramları bu eleştirilerde önemli bir yer tutmuştur. Bu düşünürlere göre, eşitlik ve refahın sağlanmasında ihtiyaç bir ilke olarak reddedilmeli ve toplum, çalışma; sosyal refah ise çalışmaya katılım temelinde örgütlenmelidir. Sosyal devleti var eden düşünce kaynakları içerisinde önemli bir yere sahip olan bu tartışmalar, zaman içerisinde, gelir dağılımında adalet ve fırsat eşitliği kavramları etrafında bir tür sosyal uzlaşıyla eski uzlaşmaz yapısından uzaklaşmıştır.
Sosyal politika uygulamalarının ortaya çıkması ve olgunlaşması, yurttaşlık hakları konusu için nasıl değerlendirilebilir?
Sosyal politika uygulamalarının ortaya çıkması ve olgunlaşması, sadece emek ve sermaye arasındaki ilişkilerle bağlantılı bir olgu değil, aynı zamanda devlet, birey ve toplum arasındaki ilişkilere dönük; yurttaşlık haklarına dayalı bir gelişmedir. Sosyal devletin oluştuğu toplumun üyeleri, yurttaşlık temelinde devletin sosyal işlevlerinden yararlanmış, bu gelişme çizgisi, 20’nci yüzyıl sosyal refah devletlerinin varlığı koşullarında kendisini sosyal yurttaşlık biçiminde dışa vurmuştur.
Modern yurttaşlık kavramı ve Liberalizm arasındaki bağıntı nasıl açıklanabilir?
Modern yurttaşlık, siyasal haklar temelinde, belirli bir eşitlik anlayışı ve taahhüdü üzerine kuruludur. Liberalizm, yurttaşları siyasal ve hukuki eşitlik ile kişisel haklar temelinde yasalar önünde biçimsel olarak eşit kılmış, bu eşitlik, sınıfsal ve sosyal eşitliği dışarda bırakmıştır. Burada temel çelişki şudur: “Yurttaşlığın beraberinde getirdiği ‘siyasal ve hukuki eşitlik’ ile sınıfsal aidiyetlerin beraberinde getirdiği ‘ekonomik ve sosyal’ eşitsizlik arasındaki çelişki nasıl çözülecektir?” Bireyler ve toplumun tümü, yurttaşlık temelinde eşitlenirken sınıf aidiyetleri temelinde sürekli olarak eşitsiz kılınır. Yurttaşlığın, bireyleri siyasal ve ekonomik olarak eşit ve sınıfsız kılan statüsü, aynı statüye sahip kişinin sınıfsal deneyimleriyle yapısal bir çelişki içindedir. Kapitalizmin barındırdığı eşitsiz sınıf yapısı, yurttaşlık statüsünün barındırdığı eşitlik ögeleriyle sürekli bir çatışma halindedir. Bir taraftan da toplumsal sınıflar arasındaki ekonomik ve sosyal eşitsizlikler, ancak yurttaşlıkla birlikte gelen siyasal eşitlik sayesinde kabul edilebilir bir nitelik taşımış, meşrulaşmış ve bir anlamıyla görünmez olmuştur. Emek, ekonomik ve siyasal varlığı bakımından bölünmüştür.
Eşitsizlik, eşitlik ve yurttaşlık arasındaki ilişki, bir bakıma, “ekonomik olan” ve “sosyal olan” arasındaki çelişme ve dengeyle de bağlantılıdır.
Buna göre "ekonomik olan" ve "sosyal olan" nasıl tanımlanmaktadır?
Eşitsizlik, eşitlik ve yurttaşlık arasındaki ilişki, bir bakıma, “ekonomik olan” ve “sosyal olan” arasındaki çelişme ve dengeyle de bağlantılıdır. Ekonomik olan, piyasayı imler; piyasa güçleri temelinde, piyasa ilkesi etrafında, eşitsizlikleri veri kabul eden ve bireyci politika ve ilişkileri tanımlar. Sosyal olan ise kamu örgütlenmesi temelinde, ihtiyaç ilkesi etrafında, eşitsizlikleri gideren ve bütünleştirici politika, kurum ve ilişkilere, sosyal adalet ve eşitlik düşüncesine ve refahın toplumsallaşmasına gönderme yapar.
Sosyal politika nedir?
Sosyal politikayı, ekonomik olan ve sosyal olan arasındaki çelişme temelinde, kapitalizmin işçi sınıfını ve tüm toplumu, sermaye birikiminin ve piyasanın bir parçası gibi yönetme eğiliminin kamu örgütlenmesi ve müdahalesiyle sınırlandırılması pratiği ve bilimi olarak incelemek mümkündür. Bu noktada eşitsizlikler karşısında devletin/ kamu örgütlenmesinin rolüne vurgu yapılmalıdır. Kapitalizmde eşitsizlikler; gelir, geçim ve temel ihtiyaçların karşılanması gibi alanları kuşatmıştır ve bu işçi sınıfının üretim sürecinin basit bir parçası, toplumunsa piyasanın uzantısı gibi muamele görmesiyle yakından bağlantılıdır. Liberal devletin bu eğilimler karşısındaki müdahalesizliği eşitsizlikleri daha da derinleştirmiştir. Bunun karşısındaki mücadele ve arayışlar, işgücü piyasasının ve ekonominin örgütlenmesine sosyal boyutun katılmasını zorlamıştır. Bunu sağlayacak araç ise kamu müdahalesi olarak belirginleşmiştir. Sosyal ve ekonomik eşitsizlikler sosyal devletin temel gözlemi; bu eşitsizliklerin kişiden kaynaklanmadığı sosyal devletin temel değer yargısı; bu eşitsizliklerin azaltılması sosyal devletin temel amacı ve kamu müdahalesi de sosyal devletin bu yöndeki temel eylemi olmuştur. Devlet, temel hak ve özgürlüklerin, siyasal demokrasi ve hukuk devletinin geliştiği 18. yüzyıl sonrasında, artık topluma karşı daha sorumlu, bağımlı çalışanların, ekonomik ve sosyal bakımdan güçsüz sınıflar ve kesimlerle özel olarak korunması gereken grupların ihtiyaç ve taleplerine cevap veren ve buna göre yeniden yapılanan bir devlettir. Bu gelişmelere devletin, riskler karşısında tazmin etme, koruma ve güvence sağlama rolüne ilişkin kabuller de eklenmiştir. Devlet, emek ve sermaye arasındaki derin eşitsizlikleri dengeleme uğraşı içerisine girmiş, toplumun piyasayla baş başa bırakıldığında kendiliğinden erişemeyeceği sosyal eşitlik hedeflerine yönelen politika ve düzenlemeler getirmiştir. Sosyal devlet ise bu eğilim içerisindeki ileri bir kurumsallaşmayı ifade etmektedir.
Sosyal politikanın müdahale ettiği ve sınırlandırdığı ilişkileri kısaca nasıl açıklayabiliriz?
Sosyal politikanın müdahale ettiği ve sınırlandırdığı ilişkileri üç başlık altında ele almak mümkündür.
Sosyal politikalarla,
• Üretim noktasında ve işgücü piyasasında emeğin sermaye karşısındaki göreli konumu düzenlenir;
• İnsanın hayattaki varlığını emek gücüne ve işgücü piyasasına katılımına indirgeyen ücretlilik ilişkisi ve işçileştirme merkezli kapitalist anlayış sorgulanır. Böylece emek gücünün satılamadığı, satılsa bile alıcı bulamadığı, satılamayacak durumda olduğu ya da gereksiz hale getirildiği koşullarda geçimin ve ihtiyaçların nasıl karşılanacağı, refahın nasıl sağlanacağı yönündeki belirsizlik giderilir.
• Emek gücünün yeniden üretimi ve kamusal refahın toplumsallaştırılmasında metadışı alanlar yaratılmaktadır.
Emek gücünün yeniden üretimi ne anlama gelmektedir?
Emek gücünün yeniden üretimi, emek gücü sahibinin, üretimde kullandığı fiziksel ve zihinsel kapasitesini sağlıklı bir biçimde koruyup sürdürmesidir.
Meta dışı alanlar ne anlama gelmektedir?
Metadışı alanlar, toplumun piyasa değil, kamu örgütlenme aracılığıyla fiyatlandırılmamış bir biçimde erişebildiği hizmetler anlamına gelmektedir.
Dar anlamda sosyal politikayı nasıl tanımlayabiliriz?
Dar anlamda sosyal politika, Sanayi Devriminin ve ağırlıklı olarak imalat sanayine dayalı kapitalist gelişmenin bir ürünü olarak 18. ve 19. yüzyıl koşullarında doğmuş ve oluşmuştur. Bu dönemde işçi ve işveren arasındaki ilişkiler, sözleşme serbestisi temelinde, tarafların özgür olduğu varsayılan iradeleriyle devletin emredici hukuk kuralları temelinde herhangi bir müdahalesi olmaksızın şekillenmiştir.
Geniş anlamda sosyal politika, toplumda hangi unsurlara yönelir?
Geniş anlamda sosyal politika, doğrudan bir sınıfa değil, toplumun ve toplumsal yaşamın bütününe, toplumsal bütünleşme amacıyla yönelir. Bu çerçevede, yoksulluğun önlenmesi, işsizliğin azaltılması, sağlık, eğitim, tarım politikaları, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin azaltılması, “toprak reformu, tarım ürünleri fiyatlarının düzeyi, zanaatın ve esnafın korunması, kooperatifçilik, vergi politikaları” uygulamaları sosyal politikanın geniş yorumuna dahil edilebilir. Sosyal politikanın geniş bir anlam kazanması sürecinde, doğrudan işçi sınıfına yönelen sosyal politika uygulamalarının giderek toplumdaki herkesi kapsadığı görülür.
Çağdaş sosyal politika öncesi dönem nasıl betimlenebilir?
Çağdaş sosyal politika öncesi dönemin refah anlayışının ana çizgileri; refahın ana kaynağı olarak piyasanın kabul edilmesi, bireyin kendi kendine yetmesi, aile ve topluluklar arasındaki dayanışma, dinsel ve geleneksel bir gönüllülük ve hayırseverlik biçiminde özetlenebilir. Bu dönemde, koruma ve güvence arayışındaki en eski yöntem olarak kabul edilen yoksulluk yardımları akla gelir. Bu yardımların yapılması; inançlara, geleneklere, dinlerin yanı sıra ahlakî düşünce ve kaygılara da dayanır.
Çağdaş sosyal politikanın başlangıcı ne zamandır?
Çağdaş sosyal politikanın başlangıcı, 19. yüzyılın ortalarında başlayıp 1870’lerde güçlenen ve ağırlıklı olarak 1930’lu ve 1940’lı yıllara kadar olan dönemi kapsar. Bu dönemin ayırt edici özelliği, sosyal politikanın gelişim çizgisinin, haklar ve sosyal haklar rejiminin oluşumuna yönelik olmasıdır. Sosyal politikanın, bu niteliği çerçevesinde, yoksullara yönelik yardımlardan, “kişisel haklara ve sınıfsal korumalara” doğru bir değişim geçirdiği görülmektedir.
Çağdaş sosyal politikanın geliştiği dönemi nasıl açıklayabiliriz?
Çağdaş sosyal politikanın geliştiği dönemin kökleri, ağırlıklı olarak çalışma ilişkilerine dönük düzenlemelere ve 1870’li ve 1880’li yıllarda özellikle Almanya’da Bismarck döneminde görülen sosyal güvenlik uygulamalarına dayanmaktadır. Ancak çağdaş sosyal politikanın gelişiminin esas olarak 1930’lu ve 1940’lı yıllardan sonra varlık kazandığı söylenebilir. Bu dönemde, savaş yıllarının da etkisiyle toplumsal sınıflar arasında bir uzlaşı arayışı daha çok güçlenmiştir. 1929 Ekonomik Bunalımı ve onunla bağlantılı olarak gerçekleşen İkinci Dünya Savaşı ertesinde, uzlaşı arayışının sosyal politika alanındaki ilk yansımalarından biri aile yardımlarıdır. Bu süreçte sosyal yardımlar giderek, hayırseverlikten çıkarak devletin sorumluluk ve görev alanı haline gelmiştir. Sosyal yardımlar yerel ölçeklerden merkezileşmeye, bölgeselleşmeye doğru bir örgütlenme eğilimi içerisine girmiş; ahlakî yükümlülüklerden kamusal yükümlülüğe doğru evrilmiştir. Ayrıca küçük çaplı yardımlardan geniş kapsamlı devlet yardımlarına, parçalı programlardan “karmaşık ve bütünlüklü” programlara geçilmiştir.
Çağdaş sosyal politikanın başlangıç evresinde görülen doğrudan çalışma ilişkilerine dönük kamu müdahalesi nasıl şekillenmiştir?
Çağdaş sosyal politikanın başlangıç evresinde görülen doğrudan çalışma ilişkilerine dönük kamu müdahalesi, 19. yüzyılın sonlarına doğru sosyal sigortaları da içerecek şekilde gelişip çeşitlenmiş, devletin çalışma yaşamının düzenlenmesi ve geniş kitlelerin sosyal koruma ve güvence ihtiyacının karşılanmasındaki rolü artmıştır. Çağdaş sosyal politikanın gelişimi çerçevesinde sosyal hakların oluşumunu da sağlayacak şekilde yaşama geçirilen uygulamalar şunlardır:
• Bireysel ve toplu iş hukuku,
• Uzun (yaşlılık, malullük, ölüm) ve kısa vadeli (iş kazası, meslek hastalıkları, hastalık, analık) sigorta dalları,
• Eğitim, sağlık, konut/barınma,
• Ücret/asgari ücret, işsizliğin önlenmesi, yüksek bir istihdam düzeyinin sağlanması, işsizlik sigortası, gelir dağılımı,
• Sosyal hizmetlerin yaygınlaşması,
• Yoksullukla mücadele, asgari bir gelir ve geçim düzeyini hedefleyen politikalar ile sosyal yardımlar,
• Mesleki eğitim programları,
Görüleceği üzere, çağdaş sosyal politikanın gelişimi ve güçlenmesi döneminde sosyal politika hem kapsam hem de uygulama içeriği bakımından genişlemiştir. Kapsam açısından ele aldığımızda, sosyal politika başlangıç dönemlerinde sadece dar anlamda endüstri, yani imalat endüstrisi alanındaki ilişkilerin düzenlenmesine odaklanmış; bu ilişkilerin düzenlenmesinde de öncelikle çocuk ve kadınlara dönük koruyucu önlemler getirmiş; ardından bütün işçileri ilgilendiren kurallar koymuştur. Daha sonra ise doğrudan çalışma ilişkilerinin bir parçası olmasa da tüm toplumu ilgilendiren sosyal koruma ve güvence hakları gündeme gelmiştir. Uygulama içeriği açısından baktığımızda ise doğrudan çalışma ilişkilerine dönük bağımlı çalışanları koruyucu ve onlara güvence sağlayan hükümler getiren düzenlemelerden, toplumun tüm kesimlerinin çalışma yaşamı dışındaki varlıklarını koruyan yapı ve kurumlara doğru bir evrimin söz konusu olduğu görülmektedir.
İngiltere’de 1942 yılında William Beveridge tarafından hazırlanan “Sosyal Sigortalar ve Birleşik Hizmetler” adlı rapor sosyal devlet için hangi unsurları gözetmiştir?
İngiltere’de 1942 yılında William Beveridge tarafından hazırlanan “Sosyal Sigortalar ve Birleşik Hizmetler” adlı rapor, kamu sigortalarının yaygınlaşmasının yanı sıra çalışma yaşamının dışına çıkılan dönemlerde de kişi ve ailenin ihtiyaçlarını gözetmiştir. Beveridge’ın hazırladığı bu raporla birlikte, çağdaş sosyal politikanın başlangıç ve gelişiminin ilk dönemlerinde, ağırlıklı olarak ücretli istihdama odaklanan sosyal politika anlayışı, giderek toplumun tüm üyelerine yönelmiş, sosyal yardımlar tamamlayıcı bir konuma çekilmiştir.
Çağdaş sosyal politika araçları, yoksulluk yardımlarından farklı olarak hak statüsünde kurumsallaşmıştır. Bu kurumsallaşma beraberinde neleri getirmiştir?
Çağdaş sosyal politika araçları, yoksulluk yardımlarından farklı olarak hak statüsünde kurumsallaşmıştır. Bu kurumsallaşma, hakların sosyal haklar olarak yeniden kuruluşuna ve sosyal haklar kataloğunun oluşumuna denk düşer. Eşitlik ve eşitsizlikleri tanımlamada başvurulan; sosyal ve ekonomik olan, emek ve sermaye, piyasa ve toplum gibi ikiliklerin barındırdığı çelişkilerin azaltılmasında, haklar rejiminin oluşumu ve sosyal haklara doğru evrimi merkezi bir öneme sahiptir. Bu çelişkilere yönelik kamu müdahalesi, sosyal hak biçiminde genelleşen sosyal politikalarla gerçekleştirilmiştir. Tam da bu noktada, hakların kamunun piyasaya sınırlandırıcı müdahaleleriyle sosyal bir boyut kazandığı hatırlanmalıdır. Sosyal politikanın kapsam ve içeriğinin gelişimi, devletin sosyal boyutunun kurumsallaşması sosyal hakların yerleşmesiyle mümkün olmuştur. Özellikle sosyal hakların anayasallaşmasıyla birlikte sosyal politika, kapsadığı herkesi, ortak bir yurttaşlık statüsünde kavrayan ve birleştiren bir özellik taşımıştır. Bu nedenle, sosyal devlete ilişkin yürütülecek bir tartışma, sosyal hakları zorunlu olarak içermek durumundadır. Çağdaş sosyal politika yoksulluk merkezli önlemler bütünü olmaktan uzaklaşırken ücretli istihdamla başlayıp toplumdaki herkesi kapsayan bir niteliğe sahip olmuştur. Bu süreçte haklar, sosyal haklar olarak bir boyut kazanmış ve sosyal haklar kataloğu çeşitlenmiştir.
Klasik haklar ve sosyal haklar nelerdir?
Haklar rejiminin evrimi, toplumsal sınıf hareketleri/mücadeleleri açısından değerlendirilmelidir. Sosyal hakların, sosyal eşitsizliklere karşı verilen mücadele içerisinde ortaya çıktığının altını çizmek gerekir. Klasik haklar, bireyi devlet karşısında, sosyal haklar ise işçi sınıfını sermaye sınıfı ve piyasanın yarattığı ekonomik ve sosyal risk ve eşitsizlikler karşında koruyan haklar olarak değerlendirilebilir. Klasik haklar, büyük ölçüde aristokrasi ile burjuvazi arasında, burjuvazinin emekçi sınıfları da kattığı mücadelelerin ürünü iken, sosyal haklar ise burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki, işçi sınıfı ve diğer güvencesiz kesimlerin kapitalizme ve onun etkilerine karşı verdiği mücadelelerin bir ürünüdür. Özgürlük ve eşitlik burada öne çıkan iki kavramdır. Burjuva eşitlik anlayışının ortaya çıkışına paralel olarak, işçi sınıfının da eşitlik anlayışı belirmiştir ancak işçi sınıfı, eşitliğin sadece soyut düzlemde değil, ekonomik ve toplumsal olarak da yaşama geçmesini talep etmektedir. Klasik hakların oluştuğu dönem, işçi sınıfının aynı zamanda sosyal haklar için mücadele ettiği, talepte bulunduğu da bir dönemdir. Sosyal haklara dönük talepler, özellikle 1848 Devrimleri sırasında dile getirilse de ortak mülkiyet ve çalışma hakkı gibi ekonomik ve sosyal hak istekleri burjuva devrimlerinin içinde de ileri sürülmüştür. Bu talepler ilerleyen süreçte, sendikal haklar olarak bilinen sendika, toplu sözleşme ve grev hakkına doğru genişlemiştir. İşçi sınıfının bu dönemdeki mücadelesi sadece sosyal hakların kazanılmasını değil, aynı zamanda klasik hakların gerçekleşmesi ve genelleşmesini de amaçlamış ve mücadelenin bir boyutu ekonomik ve sosyal haklar iken, diğer boyutu hep siyasal haklar olmuştur. Siyasal haklar söz konusu olunca, genel oy hakkı mücadelesi, oluşmakta olan işçi sınıfının siyasal varlığını ortaya koyduğu büyük bir talep ve direniş olarak belirginleşmiştir. Bu arada nasıl sosyal haklar olmadan klasik haklar tam olarak uygulanamazsa, sosyal hakların da klasik haklardan önemli bir güç aldığını eklemek gerekir. Örneğin, genel oy hakkı dolayısıyla emeğin siyasal eşitsizliklere bir tepki olarak siyasal katılma eğilimleri artmış, emeğin siyasal katılımı, temsili ve partiler hâlinde örgütlenmesi de sosyal haklar ve sendikal özgürlükler mücadelesini güçlendirmiştir.