Ortadoğu Tarihi’nde Haşimîler: Irak ve Ürdün
Haşimîler hakkında kısaca bilgi veriniz.
Haşimîler X. yüzyıldan XX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar (1924) Mekke’nin yönetimini elinde bulunduran emîrlerle, I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir müddet Hicaz, Suriye, Irak ve halen Ürdün’de hüküm süren kralların mensup olduğu ailenin adıdır.
Osmanlı Devleti’nin Haşimilere saygı duymasının sebebini kısaca açıklayınız.
Osmanlı Devleti’nin bölgeyi kendi topraklarına katması sırasında devlete bağlılıklarını sunarak konumlarını koruyan Haşimîler Osmanlı idaresi boyunca da daima saygı görmüştür. Osmanlılar, Hz. Peygamber’in torunları olmaları sebebiyle
genelde bütün seyyid ve şeriflere büyük değer vermiş, onlara maaş ve çeşitli tahsisatla
birlikte Cidde gümrüğü gelirlerinin önemli bir bölümünü de tahsis etmiştir.
Osmanlı'nın Hicaz üzerindeki hakimiyetini kısaca değerlendiriniz.
Hilafeti bünyesinde bulunduran Osmanlı Devleti Hicaz bölgesinin kendi
kontrolünde kalmasına büyük özen gösterirken Mekke emirlerine karşı da oldukça
müsamahakâr davranıyordu. Tarih boyunca ağırlıklı olarak Hicaz, kısmen
Yemen ve Orta Arabistan’da nüfuz kuran Mekke Emirleri, Osmanlılar zamanında
da -daha sınırlı bir alanda da olsa- nüfuzlarını devam ettirdiler. Zira Osmanlı
Devleti bir taraftan Peygamber soyundan geldikleri için onlara saygı göstererek
bölge üzerinde daha etkili olabiliyor, diğer taraftan da onların, özellikle bedevî
toplumlar üzerindeki, geleneksel gücünden istifade ediyordu. Görünüşte ve protokolde
sadrazam ile eş değerde olan Mekke Emirleri aslında devlet tarafından da
dolaylı olarak kontrol altında tutulmakta idiler. Geleneklere ait ve bedeviler ile
ilgili konularda, hac işlerinde onlardan yararlanırken, Cidde Eyaleti de merkez
üzerinden teşkilatlandırılıp onların daha fazla bağımsız davranmalarının önüne
geçildi. Yazılı olmamakla birlikte, teamül olarak belirlenen sınırlarını aştıklarında
ya görevden alınmakta ya da cezalandırılabilmekteydiler.
Şerif II. Ebû Nümeyy’in ölümüyle birlikte (1584) hangi aileler arasında Mekke emirliği için iktidar çekişmesi yaşanmıştır?
Aile arasında ortaya çıkan ihtilaflara taraf olmak yerine onların geleneklerine
uygun çözümlere göz yummaktaydı. Bu yüzden şerif II. Ebû Nümeyy’in ölümüyle
birlikte (1584) aynı soydan gelen üç aile Mekke emirliği için birbiriyle mücadele
etmeye başladı. Bunlardan biri Zevî Zeyd (Şürefâ-i Zeydiyye), diğeri 1672’den
sonra çok defa iktidarı onlarla paylaşan Zevî Berekât (Âl-i Berekât). Üçüncüsü
de Abâdile diye bilinen Zevî Abdullah (veya dedelerine nisbetle Zevî Avn)
ailesidir.
Şerif Hüseyin'in İngilizlere yakınlaşmasının sebeplerini değerlendiriniz.
Oldukça zeki ve dünya siyasetine vakıf olan Şerif Hüseyin
aynı zamanda ihtiraslı bir kişiliğe sahipti. Hatta II. Abdülhamid tarafından
İstanbul’da zorunlu ikamete tutulmasının muhtemel nedeni de onun bu kişiliğiydi.
Şerif Hüseyin göreve başladığından itibaren merkezi idare ile ters düştü.
Zira ittihatçılar, geçmişe ait her türlü imtiyazları kaldırıp, her yerde anayasayı
ve dolayısıyla merkezin gücünü hissettirmek istiyorlardı. Oysa Şerif Hüseyin
en azından kendisinden öncekiler gibi eski imtiyazları sonuna kadar kullanmak
arzusunda idi. Bu yüzden devletin merkezden yaptığı düzenlemelere karşı geliyor,
hatta bölgedeki devlet memurları ile anlaşamıyordu. İttihatçılar asırlardır
Cidde üzerinden kontrol edilen Mekke’yi vilayet merkezi yapma teşebbüsünde
bulunarak bu çekişmeyi daha da arttırdılar. Medine’ye kadar ulaşan demiryolunu
da Mekke’ye ulaştırmak istediler. Şerif Hüseyin ise merkezin gittikçe artan nüfuzundan
rahatsız oluyordu. Bu rahatsızlığını da ittihatçıların uygulamalarına karşı
gelerek gösteriyordu. Özellikle Vehip Bey’in Nisan 1914’te Hicaz valisi olarak tayin
edilmesinden sonra bu sürtüşmeler daha da arttı. Vehip Bey davranışlarında
neredeyse Şerif Hüseyin’i yok sayıyordu. Bu durum yabancı konsolosların raporlarına
kadar yansıdı.
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ni paylaşmak üzere aralarında gizli
anlaşmalar yapan İtilâf devletleri Hicaz bölgesi (Cidde-Mekke-Medine ve civarı)
üzerinde de birtakım hesaplar içindeydiler. İngilizler, daha savaşın başlarında
İttihatçılar ile çekişmesini de göz önünde tutarak Şerif Hüseyin’in hareketlerini
takibe almışlardı. Sonunda bekledikleri oldu. Şerif Hüseyin’in Osmanlı Meclis-i
Mebusanı’nda Hicaz temsilcisi sıfatıyla bulunan oğlu Abdullah, babası adına Mısır’daki
İngiliz yetkilileriyle görüşmeler yaparak muhtemel bir isyan girişiminde
kendilerini desteklemelerini istedi. Bunun üzerine İngilizler, pek çok vaatle Şerîf
Hüseyin’i Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmesi için teşvike başladılar. Vaatlerin
başında, hilâfetin Osmanlı Devleti’nden alınarak Haşimî ailesine verilmesi ve büyük
bir Arap devletinin kurulması gelmekteydi.
Şerif Hüseyin öncülüğünde gerçekleşen Arap isyanı ve bunda İngilizlerin rolü hakkında kısa bilgi veriniz.
Şerif Hüseyin, Haşim’i ailesi ve
kendilerine bağlı aşiretleri Osmanlıdan bağımsız bir Arap imparatorluğu kurma
hayalini İngilizlerle işbirliği yaparak gerçekleştireceklerini düşünüyordu. Şerif
Hüseyin ile İngiltere’nin Mısır fevkalâde komiseri Sir Henry McMahon arasında
1915 yılı boyunca mektuplar ile süren pazarlıklar nihayet 27 Haziran 1916’da Osmanlı
hükümetine karşı başlayan isyan ile sonuçlandı. İngiltere, Osmanlı’ya karşı
yeni bir cephe açmaları karşılığında Haşimilere savaş sonrasında kendi devletlerini
kurmada yardım edecekti. 1916 yılında başlayan Arap Ayaklanması, T. Edward
Lawrence gibi İngiliz ajan ve danışmalar kontrolünde Şerif ’in adamlarının vurkaç
taktiği ile Osmanlı ordusuna ve lojistik merkezlerine ciddi kayıplar verdirdi.
Hicaz Demiryolu da bu sabotaj eylemleri ile işlevsiz hale gelince Osmanlı’nın bölge
savunması ciddi bir darbe yedi.
Osmanlı Devleti isyanın hemen ardından bir tedbir olarak Temmuz ayı başında
Mekke Emirliği’ne Zevî Zeyd ailesine mensup Meclis-i A’yân reis vekili Şerîf
Ali Haydar’ı tayin etti. Böylece isyanın etkisini kırmak istiyordu. İstanbul’dan hareketle
aynı ayın sonlarında Medine’ye ulaşan Şerîf Ali Haydar, isyan sebebiyle
Mekke’ye gidemedi ve emirlik görevini oradan yürütmeye çalıştı. Ancak isyan
genişleyerek Medine kapılarına kadar dayandı. Bu arada Şerîf Hüseyin İngilizlere
güvenerek kendisini “Arap ülkelerinin kralı” olarak ilân etti. Uzun süre Fahrettin
(Türkkan) Paşa’nın savunduğu Medine’nin Osmanlı askerlerinden boşaltılması
üzerine Hicaz’da kontrol tamamen Şerîf Hüseyin’in eline geçti.
Hicaz Haşimî Krallığı hakkında kısa bilgi veriniz.
Kendisini, gerçekte tanımı olmayan, Arap ülkeleri kralı ilân eden
Şerîf Hüseyin’i İtilâf devletleri ise Hicaz kralı olarak tanımışlardı. Savaştan sonraki
barış görüşmelerinde de durum değişmeyince büyük bir hayal kırıklığına uğradı
ve Hicaz Hâşimî Krallığı ile yetinmek zorunda kaldı. 1924 yılında Türkiye’de
hilâfetin ilgasının ardından Şerîf Hüseyin kendisini halife ilân etti. Ancak bu çıkışı
da kabul görmediği gibi kendisiyle çekişme içinde bulunduğu muhalifi ve o
sırada Necid Emiri olan Abdülazîz b. Suud’un aşırı tepkisine yol açtı. Nitekim
Necid’den harekete geçen Abdülazîz b. Suud’un kuvvetleri aynı yılın ekim ayında
Mekke’yi ele geçirdi. Bunun üzerine Şerîf Hüseyin, yerine oğlu Emir Ali’yi Hicaz
kralı olarak bırakıp önce Akabe’ye çekildi, oradan da 1925’te Kıbrıs’a iltica etmek
zorunda kaldı. Emir Ali de Abdülazîz b. Suud’un Hicaz’ı tamamıyla ele geçirmesinden
sonra babasının arkasından gitti. Böylece tarihte ilk defa ortaya çıkmış
olan Hicaz Haşimî Krallığı (1916-1925) da kısa zamanda tarihe karışmış oldu.
Şerif Hüseyin'in oğullarının Arap isyanındaki rolühakkında bilgi veriniz.
Şerîf Hüseyin’in Faysal, Abdullah, Ali ve Zeyd adlarında dört oğlu vardı. Bunlardan,
I. Dünya Savaşı başladığı sıralarda Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında Hicaz
temsilcisi olarak bulunan Abdullah ve Faysal, isyanın hazırlanmasında ve sonrasında
önemli çalışmalar yaptılar. Bu, onlara İtilâf devletleri nezdinde itibar kazandırdı.
İsyan sırasında Emir Faysal, babasından aldığı emirler üzerine bedevîlerden
oluşturduğu kuvvetlerin başında önce Akabe’yi ele geçirdi, Osmanlı kuvvetlerine
karşı Ölü Deniz’in güney ve güneydoğu taraflarında bir dizi askerî faaliyette bulundu.
Daha sonra babasının tasvibiyle İtilâf kuvvetlerine bağlı Kuzey Arap Ordusu’na
kumandan olarak tayin edilen Faysal, İtilâf kuvvetleri kumandanı Allenby’nin
emriyle birtakım İngiliz subay ve askerlerinin eşliğinde Ağustos 1918’de Suriye’ye
doğru harekete geçti. Bütün planlarda ve askeri taktiklerin geliştirilmesinde İngiliz
casusu olan T.E. Lawrence’ın (Arap Lawrence diye tanınacaktır) büyük katkısı
oldu. Eylül sonunda Şam’ı kuşatan Faysal’ın kuvvetleriyle İngiliz birlikleri Osmanlı
askerinin bir gün önce tahliye ettiği şehire 1 Ekim 1918’de girdiler. Şerif Hüseyin’e
ve oğlu Emir Faysal’a göre Şam bölgesinin ele geçirilmesi, kurulacak Haşimî devleti
için atılacak son adımlardan biriydi. Zira böylece Hicaz dışında da kendilerini
kabul ettirme imkânı doğacak ve büyük Arap devleti gerçekleşmiş olacaktı. Emir
Faysal ile görüşen Allenby, Şam ve civarının düşmanın işgal edilmiş bölgeleri hükmünde
sayıldığı için orada sivil bir idarenin kurulmasının mümkün olmadığını
belirterek ilk hayal kırıklığını yaşattı. Bundan kısa bir süre sonra 30 Ekim 1918’de
imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devleti gücünü kaybetti; böylece
Emir Faysal’a karşı bölgede İtilâf devletlerinden başka muhatap kalmadı. Faysal,
Fransa’nın muhalefetine rağmen Ocak 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na
İngiltere’nin özellikle de T.E. Lawrence’ın desteğiyle katıldı. Kendisi Araplar adına
toplantıya katıldığını belirterek onların bir bütün halinde istiklâlini savunduysa da
sadece Hicaz temsilcisi olarak kabul edildi. Faysal ilk defa burada kendilerinin İngilizler
tarafından kandırıldıklarını anladı. Hatta bu tarihten sonra Mustafa Kemal
ile ilişkiye geçerek işgalcilere karşı birlikte hareket etmeyi önerdi. Ancak o günkü
şartlarda bu mümkün olamadı. Mustafa Kemal, her işgal bölgesindeki halkın kendi
milli mücadelesini tamamlaması gerektiğini, ardından gerekirse işbirliğinin yapılabileceğini kendisine bildirdi.
Paris barış Konferansı sonrasındaki süreçte Suriye, Lübnan ve Ürdün'ün akıbeti hakkında kısa bilgi veriniz.
Konferansta İki devletin yaptığı çetin müzakereler neticesinde Suriye
Fransa’ya bırakıldı. Emir Faysal Ocak 1920 ortalarında Suriye’ye döndü ve
aynı yılın Mart ayında toplanan Eşraf Kongresi’nde Filistin ve Lübnan’ı da içine
almak suretiyle “Büyük Suriye Kralı” ilân edildi. Ancak bu durum, 1920
Nisanı’nda toplanan San-Remo Konferansı’nda reddedilerek daha önce yapılan
gizli anlaşmalar gereği Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. İki taraf
arasında 24 Temmuz’da cereyan eden Meyselûn Savaşı’nın ardından Fransızlar
Şam’ı işgal edip Suriye’deki Haşimî krallığına son verdiler. Böylece ikinci Haşimî
krallığı da tarihe karıştı. Ancak İngilizlerin desteğiyle Faysal 23 Ağustos 1921’de
kral ilân edildiğinde Irak’ta; kardeşi Abdullah’ın Krallığında da Ürdün’de başka
Haşimî krallıkları kurulacaktır.
Irak hakkında kısaca coğrafi bilgi veriniz.
Irak, Arap yarımadasının kuzeydoğusunda yer alır. Kuzeyden Türkiye, doğudan
İran, güneydoğudan Basra Körfezi ve Kuveyt, güneyden Suudi Arabistan ve batıdan
Ürdün ve Suriye ile çevrilidir. Modern Irak coğrafyası toplam 438.317km.
dır. Denize olan kıyı sınırı 60 km kadar iken kara sınırı 3500 km. civarındadır ve
bunun 350 km’si Türkiye sınırıdır.
Irak'ın jeopolitik önemi hakkında bilgi veriniz.
Irak’ın, Akdeniz bölgesini Basra Körfezi aracılığı ile Pakistan, Hindistan ve
Uzakdoğu’ya bağlayan kısa bir yol geçidi üzerinde bulunması ona coğrafi konumu
bakımından bir irtibat ülkesi olma imtiyazını da vermektedir. Çevresindeki ülkelere
nazaran daha geniş tarım alanlarına ve özellikle zengin petrol yataklarına da sahip
olması Irak’ın jeopolitik önemini arttırmaktadır. Irak topraklarının Güneybatı
Asya’nın en önemli su kaynakları olan Fırat ve Dicle nehirleriyle sulanması ona
tarih boyunca önemli bir tarım potansiyeli kazandırdı. Fakat Irak için hayati önem
taşıyan Fırat nehrinin Irak sınırları dışından gelmesi onu tamamen Türkiye ve
Suriye’den gelecek su akışına bağımlı yapmaktadır. Fırat’ın Türkiye topraklarındaki
uzunluğu 1.170 km’dır. Fırat’ın yaklaşık %90’ı Türkiye topraklarında, kalan %10’u
ise Suriye’de bulunmaktadır. Bunun yanında Dicle nehrinin %60’ını oluşturan dört
önemli akarsu Kuzey Irak bölgesinin dağlarından ya da direkt İran sınırından gelmektedir. Diğer taraftan 1992’den itibaren Irak’ta özerk Kürt bölgesinin kurulması
ile Irak sınırları içindeki nehir kaynakları da bir nevi Irak’ın kontrolünden çıkmış
durumdadır. Kürt bölgesinin lehindeki bu durum henüz istikrara kavuşmamış
Irak’ta su kaynakları bakımından sorunlu stratejik bölgeler yaratmaktadır.
Irak'ın demografik yapısı hakkında kısaca bilgi veriniz.
Irak diğer Ortadoğu ülkelerinin etnik ve dini bakımdan gösterdiği özellikleri
sergiler. Arap, Kürt ve Türk etnik unsurunun dışında daha ziyade dini farklılıkları
ifade eden Keldani, Süryani, Ermeni, Musevi, Sabii (Mandei) ve Yezidiler
bulunmaktadır. Bu gurupların etnik kimlikleri ağırlıklı olarak Arap ve Kürtler ile
bu bölgeye göç etmiş Farslardır. Müslüman guruplar Şii ve Sünni olarak varlıklarını
sürdürmektedirler. Sağlıklı nüfus sayımları olmamakla birlikte, Şii nüfus
Sünni nüfustan fazladır. Tarih boyunca Irak, farklı dini ve etnik grupları bünyesinde
barındırmış heterojen yapıda bir ülkedir. Irak’ta nüfus dağılımının tahmini
rakamları şöyledir: Genel olarak nüfusun %75’ini Araplar, %18’ini Kürtler ve
geri kalan %7’sini de Türkmenler, Asurîler, Ermeniler ve diğer gruplar oluşturmaktadırlar.
Ancak bu rakamlar tartışmalı olup, özellikle küçük gruplar kendilerini
daha fazla gösterme eğilimindedir. Mesela Türkmenlerin % 10 olduklarına
dair iddialar vardır.
Irak'taki Kürtler hakkında kısa bilgi veriniz.
Büyük kısmı Sünnî olan Kürtler, ülkenin kuzey ve kuzeydoğusunda yaşamaktadırlar.
20. Yüzyıl başlarında bile genelde yarı göçebe iken zaman içinde
sınır geçişlerine konan engeller ve diğer ekonomik faktörler sebebiyle yerleşik
hayata geçtiler. 2003 yılından itibaren Irak’ta federal yapı sadece Kürt bölgelerine
uygulandığı için diğer bölgelere göre gelişme gösterdikleri gibi; Irak’ın geneli
üzerindeki talepleri de artmıştır. Sünnî Araplar bir taraftan Kürtlerin konumuna
karşı tepki geliştirirken, diğer taraftan da onları Şiilere karşı müttefikleri olarak
görmektedirler. Bu çelişki Irak’ta yaşanan siyasal yapıya istikrarsızlık olarak
yansımaktadır.
Irak'taki Türkmenler hakkında kısa bilgi veriniz.
Türkmenler (Türkler) Irak’ın orta, kuzey ve kuzeybatı bölgelerinde yaşamaktadırlar.
Osmanlı dönemine kadar sürekli Türk göçleri ile beslenen Irak Türkleri,
Kürtlerden sonra ikinci büyük gurubu oluştururlar. Buna rağmen Irak’taki son
gelişmeler akabinde Kürtler kadar kazanımlar elde edemedikleri gibi; kimi kazanımlarını
da kaybettiler. Türkmenler Zaho’dan Bedre’ye kadar uzanan çizgide
değişik yerlerde yaşamakla birlikte, Kerkük şehri tamamen Türklerden oluşmaktaydı.
Ancak Saddam Hüseyin zamanında uygulanan iskân politikaları ile bölge
önce Araplaştırıldı; Irak işgalinden sonra da daha çok Kürtleştirilme çalışmalarına
sahne oldu. Genel olarak Ortadoğu’da özel olarak Irak’ta yaşayan Türk/Türkmenler
pek çok baskı ve problemler ile karşı karşıyadır.
Irak'taki Hristiyan gruplar hakkında bilgi veriniz.
Hıristiyan guruplar, Keldaniler, Asurîler, Süryani Ortodokslar, Süryani Katolikler,
Ermeni Ortodokslar, Ermeni Katoliklerle birlikte az sayıda Protestanlardan
oluşmaktadır. Hıristiyanlar, Irak’ın değişik yerlerinde dağınık halde yaşamaktadırlar.
Başkent Bağdat Hıristiyanların yoğun oldukları başlıca merkezdir.
Hıristiyanların yoğun olduğu diğer bir yer de Musul ve çevresidir. Aynı şekilde
Erbil’de, Kerkük’te, Duhok ve Basra’da da Hıristiyan nüfus vardır. Keldani kilisesi,
Irak’taki Hıristiyan azınlık arasında çoğunluğu oluşturmaktadır. Iraklı
Keldanilerin çoğunluğu Bağdat, Zaho, Musul, Akra, Duhok, Alkuş ve Erbil’de
bulunmaktadır. Keldani patrikliği tarihi seyir içerisinde Rabban Hormizd manastırı
uzun yıllar Musul’da bulunduktan sonra günümüzde Bağdat’a taşınmıştır.
Irak’ta patriklik dışında dokuz adet piskoposluk ve başpiskoposluk mevcut olup,
dünyada toplam sayıları bir milyon olarak tahmin edilen Keldanilerin ekseriyeti
Irak’ta yaşamaktadır.
Irak'ın Osmanlı dönemindeki sosyolojik yapısı hakkında kısa bilgi veriniz.
Osmanlı Döneminde de Irak coğrafyasının güneyinde yaşayanların çoğunluğu,
kabile reisleri ile Kerbela ve Necef ’deki müçtehidlerin liderliğindeki Şiiler
ve yarı göçebe çiftçilerden oluşmaktaydı. Kuzey bölgesinde daha ziyade Kürtler
ve Türkler yaşamaktaydı. Batı ve Kuzeybatı tarafları da göçebe Sünnî Arap yığınlarından
ibaret idi. Oldukça farklı yapı ve anlayışta olan bu halkı birbirine
bağlayan yegâne bağ, büyük bir çoğunluğunun konuştuğu Arapça ile Osmanlı
Devleti’nin bu unsurlara karşı takip ettiği denge politikalarıydı. Hangi guruba
mensup olursa olsun yerli ahalinin özelikle de idare merkezlerinin dışında
kalmış olan kabile ve aşiretlerin tanıdığı mutlak otorite, devletten ziyade kabile
veya aşiret reisleri idi. Bunu çok iyi bilen Osmanlı Devleti, aşiret reislerine
mevki ve nüfuzuna göre makam ve rütbeler vererek devlete olan bağlılıklarını
sağlamaktaydı.
Tarihçiler, Osmanlı Devleti’nin Irak’taki varlığını üç devreye ayırırlar. Bu üç evre nedir?
Tarihçiler, Osmanlı Devleti’nin Irak’taki varlığını üç devreye ayırırlar. Birinci
devresi, doğrudan idarenin sürdüğü 1534-1704 dönemi; akabinde 1704-1831
Kölemen valileri dönemi ve 1831-1923 yılları arasında da doğrudan Osmanlı idaresinin
ikinci dönemidir. Bütün bu süre zarfında Osmanlı idaresi, Irak üzerinde
Osmanlı-İran çekişmeleri yüzünden iki kere de kesintiye uğramıştır. 1587-1629
ve 1736-1747 yıllarında İran’ın bölge üzerinde nüfuz kurma çabaları ve işgalleri
doğrudan Osmanlı idaresini engellemiştir.
1864 vilayetler nizamnamesinden sonra Irak'ta nasıl biryapılanmaya gidildi?
1864 vilayetler nizamnamesinden sonra buralarda da modern yapılanmaya
gidildi. Buna göre Musul, merkez sancak ile birlikte Kerkük ve Süleymaniye
sancaklarına; Bağdat, Hille, Divaniye, Semave, Şamiye, Kerbela sancaklarına
bölündü. Basra da Ammare, Müntefik ve Necid sancakları ile bunlara bağlı
kazalardan meydana gelmekteydi. Kuveyt’deki yerel yöneticilere kaymakamlık
verilerek önce Bağdat sonra Basra’ya bağlandı. Bölgeye en büyük hareketliliği
ise 1869 yılında Bağdat’a vali olarak atanmış olan Midhat Paşa getirdi. Tuna
vilayetindeki başarılı deneyimiyle Bağdat’a gelen Midhat Paşa, bölgede ulaşım,
eğitim, sağlık ve benzeri alt yapı faaliyetlerinin yanı sıra, kabileler arasındaki
çekişmelerin doğurduğu güvenlik buhranını da çözmeye çalıştı. Bununla yetinmeyerek,
Osmanlı Devleti’nin uzun zamandan beri Basra körfezinde kaybetmeye
başladığı nüfuzunu yeniden tesis etmeyi başardı. Bütün bu faaliyetler ve özellikle
Irak coğrafyasında eğitimin yaygınlaşması, Irak kökenli pek çok subay ve
bürokraside memurun yetişmesine imkân tanıdı. Hatta bu yetişen Irak kökenli
asker ve memurlar aynı zamanda, diğer Osmanlı Arap vilayetlerinin idaresinde
de görevler aldı.
İttihatçılar ile İngilizlerin Irak üzerindeki çekişmesi hakkında kısa bilgi veriniz.
İttihatçılar döneminde II. Abdülhamid döneminde Irak’ta başlatılmış alt yapı projeleri sürdürüldüğü gibi, İngilizlerin bölgeden
uzak tutulması için de bazı politik çarelere başvuruldu. II. Meşrutiyet yıllarında
oluşturulan bir takım komisyonlarda Irak bölgesinin imar ve ıslahı uzun uzun
tartışıldı ve bununla yetinilmeyerek fiilen teşebbüslere de geçildi. Siyasi olarak
Basra Körfezi’nde üstünlüğü ele geçirmiş olan İngilizler ile sürdürülen uzun görüşmelerden
sonra 1913 Osmanlı-İngiliz Anlaşması imzalanmak suretiyle, İngilizlerin
muhtemel bir oldubitti ile Irak coğrafyasını işgal girişimleri önlenmeye
çalışıldı. Birinci Dünya Savaşı’na kadar İngilizler, buralarda mevcut eski imtiyazları
dışında yeni imtiyazlar elde edemediler. Gerçi bu durum görünürde istikrarı
sağlamış ise de İngilizlerin emel ve arzularını yok etmedi, bilakis daha da kışkırttı.
Hatta Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli sebeplerinden bir tanesi de İngilizler
başta olmak üzere Avrupalı devletlerin bu bölgeler üzerindeki rekabetleri olduğu
bugün daha iyi anlaşılmaktadır.
Musul meselesinin İngilizler'in dilediği gibi hallolmasına karşılık Türkiye'ye ne vaadedilmiştir?
Türkiye’nin yoğun protestolarına ve uluslararası girişimlerine sebep olan Musul
meselesi, bilindiği gibi, Musul-Kerkük petrollerinden 25 yıl süreyle Türkiye’ye
%10luk bir hissenin ayrılması şartıyla 1926’da İngilizlerin istediği biçimde halledildi.