Yeniçağda Batıda Bilimin Gelişimi ve Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de Bilim
XIX. ve XX. yüzyıllarda bilimsel gelişmelerin diğer
dönemlere göre çok daha hızlı gerçekleşmesinin en önemli
nedeni nedir?
XIX. ve XX. yüzyıllar bilimsel gelişmelerin diğer
dönemlere göre çok daha hızlı gerçekleştiği ve toplumsal
hayata etkisinin daha yoğun hissedildiği bir dönemdir.
Bundan dolayı, bu dönemi teknik ve icatlar yüzyılı olarak
nitelendirmek yerinde olur. Bu dönemde bilim ve teknik
önceki dönemlerde olmadığı kadar birbirine
yakınlaşmıştır. Ortaya çıkan bu gelişmenin en önemli
nedeni ise gelişmiş laboratuvarlarda yapılan çalışmalardır.
Bu durum anlaşılınca, Almanya, Amerika, Japonya gibi
ülkelerde yüzyılda dev laboratuvarlar inşa edilmiştir.
XIX. ve XX. Yüzyıllarda gerçekleşen bilimsel
gelişmelerin temel özellikleri nelerdir?
• Bu dönemde bilim ve teknik önceki dönemlerde
olmadığı kadar birbirine yakınlaşmıştır. Ortaya
çıkan bu gelişmenin en önemli nedeni ise
gelişmiş laboratuvarlarda yapılan çalışmalardır.
Bu durum anlaşılınca, Almanya, Amerika,
Japonya gibi ülkelerde yüzyılda dev
laboratuvarlar inşa edilmiştir.
• XIX. ve XX yüzyıllarda gözlemlenen diğer bir
gelişme ise bilimin dinden ve felsefeden
bütünüyle ayrılması, daha fazla kurumsallaşması
ve Ecole Polytechnique, Normale Superieure ve
Cambridge gibi uluslararası merkezlerin
kurulmasıdır.
• Bu dönem aynı zamanda geniş kapsamlı
kuramların ortaya çıktığı dönemdir. Görelilik ve
Kuantum Kuramları, Atom Kuramı, Hücre
Kuramı, Evrim Kuramı, Büyük Patlama Kuramı
bu dönemin ürünüdür.
• Bütün bu gelişmelerle birlikte bilimin etik
tarafının tartışılması da bu dönemde yapılmış,
bilimin kendisinin değil, ürettiği bilginin
kullanımının etik boyut içerdiği anlaşılmış,
sonuçta bilimin önemi daha da artırmış ve “bilgi
güçtür” anlayışı yerleşmiştir.
XIX. ve XX. yüzyılda matematikçiler sadece
matematikçi değil, analizci veya küme kuramcısı gibi
kavramlarla anılmasının nedeni nedir?
XIX. ve XX. yüzyılda matematikte sayılar
kuramı, grup kuramı, fonksiyonlar kuramı, saf ve
uygulamalı matematik gibi yeni alanlar doğmuş, akademik
yaşam gelişmiş, uzmanlaşma gerçekleşmiş,
matematikçiler genel konulardan çok özel matematik
problemlerine yönelmişlerdir. Artık bir matematikçi,
matematikçi olarak değil, örneğin analizci veya küme
kuramcısı olarak anılmaya başlamıştır.
XIX. yüzyılda cebir alanında en önemli gelişme nedir?
XIX. yüzyılda cebir alanında en önemli gelişme
Karl Friedrick Gauss’un (1777-1855) Aritmetik
Araştırmaları adlı eserinde modern sayılar kuramını
geliştirmesidir. Gauss, sekizinci derece denklemleri
yardımıyla 1801’de bulunan Ceres gezegenciğinin
(asteroit) yörüngesini belirlemiştir.
XIX. yüzyılda geometri alanında en önemli gelişme
nedir?
Bu dönemde geometrideki en önemli gelişme
Eukleides’in beşinci postulasından hareketle oluşturulan
Eukleides-dışı geometrilerin kurulmasıdır.
Paraleller postulası nedir?
Bilim tarihine paraleller postulası adıyla geçen bu
postulanın ifadesi şöyledir: “İki doğru üçüncü bir doğru
tarafından kesildiğinde, bu iki doğru içte meydana gelen
açıların 180o’den küçük olduğu tarafta kesişirler” veya
“bir doğruya dışındaki bir noktadan sadece bir paralel
çizilebilir.” Bunu bir postula olarak veren Eukleides’ten
sonra bu postula, teorem sanılarak kanıtlanmaya
çalışılmıştır.
XIX. yüzyılda matematikçiler arasında ortaya çıkan
Eukleides-dışı geometri tartışmalarını sonuçlandıran
Felix Klein’ın geometriye yönelik iddiaları nelerdir?
XIX. yüzyılda matematikçiler üç farklı
geometriyle karşı karşıya kalmışlardır. Sonuçta bunlardan
“hangisi benimsenmelidir” ya da “hangisi doğrudur” gibi
tartışmalar çıkmış, Felix Klein, bu üç geometrinin aslında
ilişkili olduğunu göstererek tartışmaları sonlandırmıştır:
Eukleides Geometrisi “sıfır” eğimli yüzeylerde işe
yarıyordu. Yani bir düzlem geometrisiydi. Lobatchevski
Geometrisi, “negatif’ eğimli yüzeylerde geçerliydi ve küre
içi geometrisiydi (Hiperbolik Geometri). Riemann
Geometrisi ise “pozitif” eğimli yüzeylerde kullanılabilirdi,
yani küre dışına aitti (Eliptik Geometri).
XIX. ve XX. yüzyıllarda Güneş sisteminin daha önce
varlığı bilinen altı gezegeni dışında hangi gezegenleri
keşfedilmiştir?
• 1781’de Herschel’in Uranüs’ü keşfiyle Güneş
sisteminin altı gezegenden oluşmadığı anlaşıldı.
• XIX. ve XX. yüzyıllarda ise sistemin diğer
üyeleri Neptün, Plüton, bazı asteroitler ve gök
cisimleri keşfedildi.
• Guiseppe Piazze, Mars ve Jüpiter arasında, daha
sonra Ceres adı verilen ufak bir gezegen
belirlemiş, dönemin önemli matematikçilerinden
Gauss da yörüngesini hesaplamıştı.
• 1842 yılında, Göttingen Bilimler Akademisi
Uranüs probleminin çözümü için ödül teklif etti.
John Couch Adams, bu hatanın Uranüs’ün
dışındaki bir gezegenden kaynaklanabileceğini
düşündü ve yaptığı hesaplar sonucunda bu
gezegenin koordinatlarını ve büyüklüğünü
hesapladı. Johamm Galle teleskopunu saptanan
koordinatlara çevirdiğinde yeni gezegeni
gözlemlemeyi başardı. Bu yeni gezegene Neptün
adı verildi.
2007 yılında Plüton, neden gezegen statüsünden
çıkarılmıştır?
Plüton’un Güneş sisteminin yörünge düzlemine
olan açısal konumu diğer gezegenlerin aksine çok
farklıydı ve Güneş Sistemi’nin dışında çeşitli asteroitlerin
bulunduğu Kuiper Kuşağı’na ait gibi görünmekteydi.
Üstelik bir gezegen olamayacak kadar küçük bir kütleye
sahipti. Bu nedenle Uluslararası Astronomi Derneği 2007
yılında aldığı bir kararla Plüton’u gezegen statüsünden
çıkardı. Böylece Güneş Sistemi’ndeki gezegen sayısı sekiz
olarak kabul edildi.
Newton’un ortaya koyduğu evrensel çekim yasasına
nedir?
Newton’un ortaya koyduğu evrensel çekim
yasası, evrendeki iki cismin birbirlerini kütleleri ile doğru,
aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olarak
çektiğini ifade etmekteydi.
Angelo Secchi’nin yıldızların sınıflandırmasında nasıl
bir öneri sunmuştur?
Secchi, yaptığı spektral analizlerin sonucunda
bütün yıldızların dört ana gurupta toplanabileceğini
gösterdi.
• Hidrojen ağırlıklı, beyaz ya da mavi ışık,
• Pek çok elementten oluşur ve sarı ışık,
• Kimyasal molekülleri barındırır ve kırmızı ışık,
• Aşırı kırmızı ışık yayan yıldızlardır.
Büyük Patlama (Big Bang) Kuramı nedir?
Büyük Patlama (Big Bang) Kuramı, evrenin
bugünkü halinin, tek bir noktadan patlama ile genişleyerek
oluştuğunu kabul eden kuramdır. Yirminci yüzyılın
ortalarında astronomiye ilişkin olgulara dayanılarak öne
sürülen bu kuram, yirminci yüzyılın en önemli düşünsel
devrimlerinden biridir.
Hubble Yasası nedir?
Hubble, çalışmaları sırasında değişik yıldız
kümelerinin uzaklıklarını hesap etti ve bu yıldız
kümelerinin pek çoğunun kırmızıya kaydığını, yani bizden
uzaklaştıklarını belirledi. 1929’da ise bu hızın uzaklıkla
doğru orantılı olduğunu gösterdi; yani galaksinin uzaklığı
arttıkça hızı da artmaktaydı. Hubble, bu bulguyu
matematikselleştirdi ve bir grafik biçimine dönüştürdü
(Hubble Yasası ya da Kırmızıya Kayma Yasası). Sonuç
açıktı; evren statik yani durağan değil, genişleyen bir
yapıdır.
Elektriklenme ve mıknatıslanmaya ilişkin ilk sistemli
incelemeler kimler tarafından ele alınmıştır?
XVII. ve XVIII. yüzyıllar boyunca, Stephan Grey
(1666-1736), Franz Ulrich Aepinus (1724-1802) ve
Benjamin Franklin (1706-1790) gibi araştırmacılar
elektriklenme ve mıknatıslanma konuları üzerinde
çalışmış ve pek çok yeni bilgiye ulaşmışlardı. Olgunun
nicel boyutuna ilişkin önemli katkıyı ise, 1758’de iki
elektrik yükü arasındaki kuvvetin doğrudan doğruya,
yüklerin nicelikleriyle doğru, aralarındaki mesafenin
karesiyle ters orantılı olduğunu kanıtlayarak Charles
Augustin de Coulomb (1736-1806) gerçekleştirmiştir.
XIX. yüzyılın başlarında elektrik ve manyetizmayla
bağlantılı ispatlanan bilgiler nelerdir?
• Mıknatıslar diğer mıknatıslarla etkileşirler.
• Elektrik akımları mıknatısları etkileyebilirler.
• Elektrik akımları birbirleriyle manyetik
etkileşime girebilirler.
James Clerk Maxwell’in geliştirdiği Elektromanyetik
Kuram’ın elektriklenme ve manyetizmayla ilişkin hangi
önemli katkılar yapmıştır?
Elektromanyetik Kuram, optik, elektrik,
manyetizma ve ısı olgularını bir arada
açıklamayı olanaklı kılan kapsamlı bir kuramdır
ve asıl dikkat çekici yönü, Faraday’ın ileri
sürdüğü “tek alan”, “kuvvet çizgileri” ve “etki aktarımı”
gibi temel kavramların matematiksel olarak ifade
edilebilmesine olanak tanımasıdır.
James Clerk Maxwell’in fizik tarihine yapmış
olduğu en önemli katkı nedir?
Maxwell, bu bağlamda “mıknatısın kutupları
arasındaki ilişki”, “polarizasyon teriminin anlamı”,
“manyetik parçacığın özellikleri”, manyetizmanın
yeğinliği”, “manyetik bir molekülün diğeri üzerine etkisi”
“manyetik alana yerleştirilmiş bir mıknatısın potansiyel
enerjisi” ve “manyetik kuvvet ve manyetik indüksiyon”
gibi konuları deneysel ve matematiksel olarak
açıklamıştır. Bu bağlamda ele alındığında, Maxwell’in
ulaştığı önemli sonuç şudur: Eğer elektrikle yüklü bir
nesnenin titreşimine yol açılırsa, yükü çevreleyen
elektromanyetik alanın bir kısmı çözülerek bir dalga
şeklinde yükten uzaklaşır ve bu dalga ses veya su
dalgalarından farklı olarak boşlukta, tamamen boş uzayda
saniyede 300.000 kilometrelik bir hızla yayılabilir.
Böylece, elektromanyetik yayılım kavramını ortaya atmış
olan Maxwell, uzun yıllar egemen konumda bulunan
Newton’un kuramına almaşık yeni bir kuram
geliştirebilmiştir. Kuramın diğer bir özelliği de Einstein’ın
Özel Görelilik Kuramının gelişimine yol açması ve kütle
ile enerjinin eşdeğerliği ilkesine temel oluşturmasıdır.
Michelson-Morley Deneyi fizik tarihinde nasıl bir
açılım yapmıştır?
1887’de gerçekleştirilen Michelson-Morley
deneyi fizikte bir bunalıma yol açtı. Maxwell’in
geliştirdiği Elektromanyetik Kuram esirin varlığına
dayanmaktaydı. Bu kurama göre, ışık elektromanyetik
dalgalardan oluşuyordu ve bu dalgalar esir içinde hareket
ediyorlardı. Eğer böyleyse dalgaların hızları esirin hareket
yönüne göre değişmeliydi. Oysa Michelson-Morley
Deneyi, ışığın hızının her doğrultuda aynı olduğunu ortaya
koymuştu. Böylece gözlem sonuçlarıyla kuramın
öngörüleri örtüşmüyor, aksine çelişiyordu. Aslında
elektromanyetik dalgaların yayılması için hava, su veya
başka bir maddesel ortama ge-reksinim olmadığından,
diğer dalgalardan farklı olarak, bunlar maddesel bir ortamı
gerektirmezler. Zaten bunları diğer dalga türlerinden
ayıran en belirgin özellikleri de budur. Ancak mekanik
görüşün etkisiyle hareket eden XIX. yüzyıl fizikçileri,
bunun aksine, elektromanyetik dalgaların yayılmasına
aracılık eden maddesel bir ortamın varlığını zorunlu
sayıyorlardı, çünkü mekanik dalgalar ancak maddesel bir
ortamda yayılabilirdi. Bu ortam esirdi ve esir tüm evreni
doldurduğundan, elektromanyetik dalgaların geçişine de
aracılık etmekteydi. Yapılan deneylerde Dünya’nın esire
göre hızı gözlemlenememişti. Ancak yine de bilim
dünyası bir ikilemden kurtulamamıştır: Esir gerçekten var
mıdır yok mudur? Varsa neden ortaya çıkarılamamıştır?
Yoksa neden yoktur? Bu soruların asıl önemi, ortaya çıkan
sonucun modern bilim açısından gerçek bir krize neden
olmuş olmasıdır.
Kuantum Kuramının çağdaş fiziğe kattığı en önemli
katkılar nelerdir?
Newton mekaniğinin ve klasik fiziğin
açıklayamadığı bazı deney sonuçları ve olgular, bu kuram
ile yeni bir anlam kazanmış ve bu bağlamda
açıklanabilmiştir.
Fotoelektrik olgusu fizik tarihinde neden önemli bir
keşif olarak anılmaktadır?
Fotoelektrik olgusunu fizik tarihinin birkaç
önemli keşfinden birisi yapan neden, deneylerde
gözlemlenen sonuçların, yerleşik Dalga Kuramının
öndeyileriyle örtüşmemesidir. Şöyle ki: Geçmiş bilgilere
göre, bir metal parçacığı üzerine ışık düşürüldüğünde,
ışığın içindeki elektrik alanı, maddedeki elektronları
zorlayacak, bu zorlama sonucu, elektron normal
hareketinden sapacak ve fırlayacaktır. Işık dalga nitelikli
olduğuna göre, eğer yeğinliği az olan bir ışık dalgası,
maddeye gönderilirse, doğal olarak herhangi bir elektron
koparabilmesi için uzunca bir zaman geçmesi
gerekecektir. Aksine yeğin ışık kullanıldığında ise
elektron kaybı daha çabuk gerçekleşecektir. Ancak
deneyler bunları doğrulamamıştır. Çünkü yapılan
deneylerde bütün parçacıkların belli bir süre bekledikten
sonra elektron kaybetmeye başlaması gerekirken, böyle
olmamış ve aksine bazen hemen elektron kaybı
gerçekleştiği, bazen geç gerçekleştiği, bazen ışık zayıf
olduğu halde bekleme süresinin düşünülenin aksine hiç
artmadığı, nihayet bazen de ışık kuvvetli olduğu halde bile
bekleme süresinin kısalmadığı görülmüştür.
Einstein’ın dalga ve foton ikilemine yönelik hangi
tespitlerde bulunmuştur?
Dalga Kuramı;
• Görünen spektrumda değişik boylarda dalgalar
vardır.
• Spektrumun kırmızı ucuna ait dalga boyu, mor
ucuna ait dalga boyunun iki katıdır.
• Türdeş ışımanın belli bir dalga boyu vardır.
Parçacık Kuramında ise;
• Görünen spektrumda değişik enerjilerle yüklü
fotonlar vardır.
• Spektrumun kırmızı ucunun foton enerjisi, mor
ucunun foton enerjisinin yarısıdır.
• Türdeş ışıma, enerjisi eşit fotonlardan oluşur.
Albert Einstein, görelilik kuramını nasıl
açıklamaktadır?
Işığın hızının değişmezliğini bir evren kanunu
olarak gören Einstein, Yer’in devinimi ne olursa olsun ışık
hızı değişmiyor ise, o zaman bu hız Güneş’in, Ay’ın,
herhangi bir yıldızın, meteorun ya da evrendeki başka bir
sistemin deviniminden de bağımsız olması gerekir. Bu
düşüncesinden hareketle de daha geniş bir genellemeye
varmıştır: Düzenli devinen bütün sistemlerde doğa
kanunları aynıdır. Başka bir deyişle, bütün doğa olayları
ve doğa kanunları, birbirine göre düzenli devinen
koordinat sistemleri için aynıdır. Dolayısıyla evrende salt
ve devinimsiz bir karşılaştırma noktası aramak aslında
anlamsızdır. Çünkü evren sürekli devinim halindedir. Bu
yüzden devinimler ancak birbirlerine göre anlatılabilir,
çünkü uzayda yön ve sınır yoktur. Dolayısıyla uzay gibi
zaman da bir algı biçimidir. Uzay maddi varlıkların,
zaman ise olayların olasılı bir sırasıdır. Başka bir deyişle,
her koordinat sisteminin kendine özgü zamanı vardır.
Öyleyse uzay gibi zaman da, gözlemciye göre değişen
göreli bir niceliktir.
Einstein, mekân, zaman, hareket, kütle ve uzunluk
kavramlarına ilişkin hangi yeni anlamlandırmalar ve
açıklamalar getirmiştir?
• Uzunluğun Göreliliği: Bir nesne gözlemciye göre
hareketliyse nesnenin uzunluğu hızına bağlı
olarak kısalır. Işık hızına yakın hızla hareket eden
cisimlerin, hareket yönündeki boyutları kısalır,
kütleleri ise artar. Işık hızına ulaşan cismin,
hareket yönündeki uzunluğu sıfır, kütlesi sonsuz
olur. Böyle bir sonuç tasavvur
edilemeyeceğinden, hiçbir şey ışık hızıyla
hareket edemez.
• Kütlenin Göreliliği: Bir nesne bir gözlemciye
göre hareketliyse, nesnenin kütlesi artar. Artış,
hızla orantılıdır. Klasik fizikte kütle değişmeyen
bir nitelikti. Ancak görelilik ilkesi hareket eden
cismin kütlesinin aynı kalmayacağını, hıza bağlı
olarak artacağını öngörmektedir. v=c olduğunda
kütle sonsuz büyüklükte olacaktır. Buradan,
kuvvet kullanarak bir cismi ışık hızıyla veya ışık
hızından daha büyük hızla hareket ettirmenin
olanaksız olduğu anlaşılmaktadır.
• Kütle-Enerji Eşdeğerliği: Madde enerjiye, enerji
de maddeye dönüştürülebilir. Einstein, kütlenin
görelilik ilkesinden giderek, hareketli bir cismin
kütlesi hareketle arttığı ve hareketin bir enerji
biçimi (kinetik enerji) olduğuna göre, hareketli
bir cismin kütle artışı, o cismin artan enerjisinden
gelir. Kısaca, enerji kütleye eşdeğerdir.
• Hızların Göreliliği: Galileo-Newton evreninde
Hızların Toplanması İlkesi söz konusuydu.
Bütünüyle sağduyuya dayalı bir açıklama olan ve
W = V + W biçiminde ifade edilen bu ilkenin
ışığın hareketine bağlı olguların açıklanmasına
veya olağanüstü hızlarda devinen sistemlerdeki
devinimlerin açıklanmasına uygulandığında,
yanlış sonuçlara yol açtığı anlaşılmıştır.
• Zamanın Göreliliği: Eğer iki gözlemci
birbirlerine göre hareketliyseler, biri diğerinin
zaman sürecini yavaşlamış görür. Başka bir
deyişle, birbirlerine göre hareket eden iki
gözlemci için zaman farklı hızlarda akar. Işık
hızına yakın hızla hareket eden sistemlerde
zaman yavaşlar. Hareketli sistemdeki saat, duran
saate göre daha yavaş işler. Hareket eden saatin
periyodu, hareketsiz bir gözlemciye göre, saatin
hareket hızı arttıkça uzar ve saatin hızı ışık hızına
yaklaştıkça sonsuza gider. Buna göre, uzaya
büyük bir hızla fırlatılan bir roketteki astronot
geri döndüğünde, Dünyadaki ikiz kardeşinden
daha genç olacaktır.
Modern anlamda “element” kavramı ne zaman ve kim
tarafından kullanılmıştır?
Modern anlamda “element” kavramı Robert
Boyle (1627-1691) tarafından yapılmış ve bu tanım
Lavoisier (1743-1794) tarafından kimyada kullanılmıştır.
Elektrokimya çalışmaları nasıl başlamıştır?
XIX. yüzyıl sonlarında Cavendish ve Colomb’un
çabalarıyla dinelgin (statik) elektriğin ölçülebileceği
anlaşılmış, akım elektriğinin bulunmasıyla 1793 yılında
Alessandro Volta bataryayı (pil) yapmayı başarmıştır.
Elektrokimya çalışmalarının temeli Volta’nın
çalışmalarına kadar gider. Volta çalışmasında iki farklı
metal arasında yer alan sıvı (genelde tuzlu su) ile metaller
arasında belirli bir potansiyel farkın (elektrik gücü)
oluşacağını kanıtladı. Bu çalışma XIX. yüzyılda elektroliz
(elektrikle ayrıştırma) çalışmalarını ortaya çıkardı.
Termoelektrik ile ilgili gelişmeler ilk olarak nasıl
başlamıştır?
XIX. yüzyılın ortalarında Thomas Seebeck
(1770-1831) Volta pilinde ortaya çıkan potansiyel farkın
sadece metallerin cinsine değil sıcaklığa da bağlı olduğunu
keşfetti (termoelektrik). Böylece ilk termoelektrik pili
yapmayı başardı.
John Dalton’un atom kurumanın temel özellikleri
nelerdir?
Dalton’un ortaya koyduğu Atom Kuramına göre;
• Bütün maddeler, atom adı verilen son derece
küçük parçacıklardan oluşur.
• Belirli bir elementin bütün atomlarının, büyüklük,
kütle ve diğer özellikleri eşittir.
• Atomlar bölünemezler; ezeli ve ebedidirler.
• Farklı elementler, atomların orantısal
bileşiminden oluşur.
• Kimyasal reaksiyon, atomların birleşmesi,
ayrışması ve yeniden düzenlenmesidir.
Avogadro Yasası nedir?
Gay-Lussac (D. 1778-Ö. 1850) da gazların
kimyasal bileşikler olduğunu belirledi ve atomların belirli
oranlarda birleştiklerini buldu, sonuçta eşit hacimdeki
bütün gazların benzer koşullarda eşit sayıda atom
gruplarını içerdiğini kurala (Avogadro Yasası) bağladı.
Niels Bohr, elektronlarla ilgili nasıl bir model
oluşturmuştur?
Bohr, elektronların çekirdek etrafındaki
hareketinin, farklı yörüngelerde olduğunu öne sürdü. Bu
modelde elektronlar Rutherford’un modeli gibi
çekirdekten herhangi bir uzaklıkta bulunan bir yörüngede
değil, belirli sayıda elektron tutan belirli yörüngelerde
dolanıyorlardı. Aynı zamanda model 1900 yılında Max
Planck’ın “bir atomun enerjiyi sürekli olarak değil de
kesik kesik yaydığı” belirlemesine de uyuyordu. Zira
Bohr’un modelinde, Rutherford’ınkinin aksine elektronlar
enerjiyi yörüngede dolanırlarken değil, bir yörüngeden
diğerine sıçrarlarken yayıyorlardı. Yani elektron bir
yörüngeden başka bir yörüngeye geçtiğinde bir enerji
paketi (kuanta) fırlatıyordu.
Hücreye ilişkin ilk bilgiler ne zaman elde edilmiştir?
Hücreye ilişkin ilk bilgiler XVII. yüzyılda
mikroskobu kullanan mikroskobistlerin çalışmalarıyla elde
edilmiştir. 1831 yılında John Brown hücrenin bağımsız bir
yapı oluşturduğunu buldu ve hücreyi en küçük bağımsız
yapı olarak tanımladı. Brown’dan sonra Mathias Jacop
Schleiden (D. 1804-Ö. 1881) hücrenin oluşumunu tuz
kristallerine benzer olarak açıkladı (Kristalizasyon
Kuramı).
Robert Brown araştırma gezilerinin biyoloji tarihine
nasıl bir katkısı olmuştur?
1801 yılında yapılan bir araştırma
gezisinde Robert Brown birçok bitki örneği topladı. Bu
örneklerin 4000’i ilk defa tanınıyordu. Biyoloji
araştırmalarının en kapsamlısı ise 1872-1876 yılları
arasında yapıldı ve bu gezinin sonuçları 50 cilt olarak
yayımlandı. Ayrıca bu gezi sayesinde oşinografi kuruldu.
Bu geziler ve keşiflerle elde edilen yeni bilgiler bu
yüzyılda biyolojinin gelişmesini sağladı. Elde dilen
verilerle biyologlar organizma çeşitleri ve arasındaki bağı
araştırmaya yöneldiler ve canlıları sınıflama düşüncesi
gelişti.
Bilim insanları canlıların sınıflandırılmasında hangi
yöntemleri kullanmıştır?
Canlıların sınıflandırılmasında canlı
organizmanın değişik karakterleri temel alınmıştır.
Örneğin aralarında Darwin’in de bulunduğu
Toksonomistler adı verilen bir grup bilim insanı yaşayan
canlıları dış görünüşlerine göre sınıflandırmıştır.
Morfolojistler ise organizmanın içyapısını esas almıştır.
Paleontolojistler ise fosil türlerini esas almışlardır.
Sınıflamaya ilişkin en başarılı çalışma ise Karl Linnaeus’a
aittir. Linnaeus, sınıflama sisteminde türleri cinslere,
cinsleri takımlara, takımları sınıflara ayırdı. Hayvan
sınıflaması en yüksek canlıdan en düşük canlıya doğru
şöyleydi: Memeliler, Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar,
Böcekler ve Solucanlar. Linnaeus bu sınıflamasında dış
görünüşleri esas almıştı. Ancak ona göre türler
değişmiyordu ve sabitti. Bir başka sınıflama ise Georges
Cuvier’ye aittir. Cuvier’nin yaklaşımı Linnaeus’un aksine
içyapıları esas almaktaydı. Cuvier hayvanları dört gruba
ayırdı: Omurgalılar (Vertebrata), Yumuşakçalılar
(Mollusca), Eklemliler (Articulata), Işınsılar (Radiata).
Cuvier’in Parçaların Korelasyonu yöntemi canlıların
sınıflandırılmasını nasıl ele almaktadır?
Cuvier’in 1798’de ortaya attığı Parçaların
Korelasyonu ilkesine göre bir organizmanın yapıları ve
bölümleri arasında belirli bir korelasyon vardır. Örneğin,
bir kuşun kanat yapısı o kuşun türüne özgüdür. Bu kanat
yapısı belirli bir göğüs yapısı demektir. Bu da belli bir
nefes fonksiyonunu gerektirir. Kuşun bütün vücudu baştan
aşağı böyle şekillenir. Öyleyse bir tek tüy ile bu tüyün
sahibini yeniden şekillendirebiliriz.
Jean Babtiste Monet de Lamarck, canlı türlerini nasıl
sınıflandırmıştır?
Lamarck’a göre canlılar en yüksek canlıdan en
düşük canlıya doğru bir iniş gösterirler. En yüksek canlılar
memelilerdir. Bunlarda iskelet sistemi tam oluşmuştur.
Sınıflama sistemi şöyledir: Omurgalılar, Memeliler,
Kuşlar, Sürüngenler, Balıklar, Omurgasızlar, Tek
hücreliler, Ahtapotsular, Işınsılar, Kurtlar, Böcekler,
Örümcekler, Kabuklular, Solucanlar, Su böcekleri,
Yumuşakçalar. Lamarck’a göre insan gelişmiş değildir.
Zira hala ilkel kavimler vardır. Birbirimizi öldürmemiz de
gelişmemişliğimizin bir kanıtıdır. Lamarck aynı zamanda
türler arasında bir sınırın olmadığını ileri sürer.
Charles Darwin Türlerin Kökenini kuramını hangi
fikirleri savunmaktadır?
Türlerin Kökenini yayımladı. Kurama göre belirli
bir cinsin mükemmel hale gelmesi için bir organ ya da
içgüdü kusursuzlaşır. Bu organizma için bir kazançtır ve
organizma bu kazancı korumalıdır. Bu kazanç miras
olarak sonraki nesle aktarılır. Öyleyse canlı organizma
koşulların değişimine göre değişim gösterir. Zira
organizmalar arası hayatta kalma savaşı vardır. Eğer
değişmezse yaşam şansını kaybeder; hayatta kalmak için
çevreye uymak zorundadır. Bu uygunluk biyolojik
uygunluktur. Uygun olan hayatta kalır. Eğer yaşam şartları
değişmişse canlı da değişmelidir. Böylece canlı
organizma, işe yaramayan organlarını köreltir. Eğer
bunları beslerse gereksiz enerji sarf eder; bu da
organizmanın yaşama şansını düşürür. Öyleyse gerekli
organlar tutulur, gereksizler atılır. Bu da nesilden nesile
miras olarak aktarılır.
Mendel’in biyoloji dünyasına yaptığı en önemli katkı
nedir?
Bebeklerin cinsiyeti, kime benzeyeceği, vücut
kusurlarının neden kaynaklandığı insanların eskiden beri
ilgilendikleri konulardır. Ancak konuya ilişkin kesin
sonuçlar Mendel tarafından elde edilmiştir. Mendel
bitkiler üzerine yaptığı çalışmalarla bir türün özelliklerinin
kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını buldu.
Otomobil motorlarının temel gelişim süreci nasıl
gerçekleşmiştir?
1860 yılında Etienne Lenoir, elektrik ateşlemeli
bir gaz motoru yaptı.
1876’da ise Nikolaus August Otto, Lenoir’in
aygıtını geliştirdi ve üçte bir yakıt harcayan atmosferik bir
gaz motoru yaptı. Otto Makinesi adı verilen bu aygıt
pompalarda ve basımevlerinde kullanılmaya başlandı.
Ancak alet çok gürültülüydü. 1876’da Otto bunu bertaraf
etmek için dört zamanlı motoru geliştirdi. Böylece gürültü
önlendi ve motor hacmi de küçüldü. 1883’de Gottlieb
Daimler bu motorda yakıt olarak benzin kullanmaya
başladı. 1886’da ise bu motoru bir at arabasına taktı. Aynı
yıllarda Carl Benz de ilk motorlu aracı gerçekleştirdi.
Modern anlamda ilk bilgisayarlar ne zaman
geliştirilmiştir?
1946’da, Amerika’da yüksek işlem hızına sahip
tam elektronik ilk sayısal bilgisayar geliştirildi. 30 ton
ağırlığındaki bu dev makine, on haneli beş bin sayıyı bir
saniye içinde toplayabiliyordu. Sonraki yıllarda inanılmaz
bir süratle geliştirilen bilgisayarlar, bilgiyi çabuk ve doğru
bir şekilde işleme ve saklama özellikleri nedeniyle, kısa
sürede günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline geldiler.
Osmanlı Devleti’nde Rönesans düşüncesi nasıl ortaya
çıkmıştır?
Batı’da bu değişimler yaşanırken Osmanlı
Devleti’nde henüz bu gelişmenin farkına varıldığına ve
sonunun nereye varacağının kestirilmesine yönelik
düşünce ve bunun gerçekleştirilmesine yönelik atılımlarla
karşılaşılmamaktadır. Yeniyi bulup çıkarmaya yönelmiş,
köklü ve devrimci atılımlarla kendini ortaya koyan
Rönesans düşüncesi ise, Osmanlı Devleti’nde ancak
XVIII. yüzyılda yankı bulabilmiştir. Çünkü bu dönemde,
belirgin bir şekilde, özellikle askeri alanlarda geleneksel
anlayışın değiştirilmesinin gerekliliğine yönelik
düşünceler ön plana çıkmaya başlamış ve bu anlayış diğer
alanlara da yayılmıştır. Ancak, yine de geleneksel bilgi
üretme yollarına dayanan, otoritelerin söylediklerinin basit
tekrarlanması türündeki çalışmalar henüz bütün canlılığını
korumaktadır ve daha da önemlisi hâlâ otoritelere
güvenerek Batı karşısında varlık gösterilebileceği inancı
devam etmektedir.
Osmanlı Devleti’nde Batılı anlamda bilimin yerleşmesi
nasıl olmuştur?
Osmanlıda yenileşme hareketlerinin önemli bir
boyutunu oluşturan Batı biliminin aktarılması askeri
okullar aracılığıyla olmuştur. 1773 yılında İstanbul’da
Avrupa’yı örnek alarak bir denizcilik mühendisliği askeri
okulunun, Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyûn ve daha
sonra da 1789 ile 1795 arasındaki sürede kara askeri
mühendislik okulunun, Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn,
birkaç aşamada kurularak faaliyete geçirilmiş olması süreç
açısından çok önemlidir. Eğitim alanında XVIII. yüzyılda
başlayan bu yenileşme hareketleri, XIX. yüzyılda Askeri
Tıp Okulu (1827), Dârülfünûn, Maden Mektebi (1858) ve
Sivil Tıp Okulu’nun kurulmasıyla devam etmiştir.
Batılı anlamda ilk üniversiteler Türkiye’de nasıl
kurulmuştur?
1933 Üniversite Reformu’yla birlikte, 1 Temmuz
1933’de, Dârü’l-Fünûn yerine İstanbul Üniversitesi
kurulmuştur. Gerçekleştirilen bu reformla birlikte, İstanbul
Üniversitesi’nde yeni bir yönetim yapılanmasına gidilmiş,
bilim dalları modern esaslara oturtulmuş, eğitim ve
öğretimde çağdaş atılımlar gerçekleştirilebilmesinin önü
açılmıştır.
Cumhuriyet’in getirdiği yenilikler sonucunda yetişen
önemli bilim insanları kimlerdir?
dönemin yarattığı ivmelenmeyle, Cahit Arf,
Ahmet Cemal Eringen, Ratip Berker, Mustafa İnan,
Turhan Onat, İhsan Ketin, Sırrı Erinç, Feza Gürsey, Asım
Orhan Barut, Behram Kurşunoğlu, Oktay Sinanoğlu, Gazi
Yaşargil gibi dünya bilimine damgasını vuran çok önemli
bilim insanı yetişmiştir.