Osmanlılarda Bilim ve Teknoloji
Osmanlı’da bilim hangi temeller üzerine kurulmuştur?
Kısaca anlatınız.
Osmanlı bilimi, kendisinden önceki Selçuklu
Devleti’nin bilim mirası ve o dönemde Anadolu
şehirlerinde kurulmuş olan eğitim bilim müesseselerinin
temeli üzerine kurulmuştur. Osmanlılar ayrıca dönemin en
ileri kültür ve bilim merkezlerinden olan Mısır, Suriye,
Irak, İran ve Türkistan’daki bilim adamlarının
faaliyetlerinden de istifade etmişlerdir. Osmanlılar İslâm
dünyasının kültür ve bilim mirasını koruyup
zenginleştirerek ona yeni bir dinamizm ve canlılık
kazandırmışlardır. Böylece İslâm medeniyetinin eski
merkezlerinin yanı sıra Bursa, Edirne, İstanbul, Üsküp ve
Saraybosna gibi yeni kültür ve bilim merkezleri ortaya
çıkmıştır. Bu dönemde gelişen Osmanlı kültür ve bilimi
günümüz Türkiye’sinin ve birçok OrtaDoğu, Kuzey
Afrika ve Balkan ülkesinin kültürel kimliğini ve bilim
mirasını oluşturmuştur.
Osmanlı’da bilim için medreselerin önemi nedir?
Açıklayınız.
İmanlılarda din, kültür ve bilim faaliyetlerinin
kaynağını oluşturan ve aynı zamanda devlet ve toplumun
ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde teşkilatlanmış olan en
önemli müessese medreselerdir. Medreselerde din, ilim ve
eğitim hizmetlerini yürütenlerin yanında bürokraside ve
yargıda ihtiyaç duyulan idarî ve adlî personel eğitilirdi.
Osmanlı toplumunun dinî, ilmî ve kültürel müessesesine,
yani ilmiyeye mensup olan, sosyal ve resmî hayatın her
yönünde önemli rol oynayan ulema medreselerden
yetişiyordu. Bu medreselerde yetişen âlimler, müderrislik,
müftülük, kadılık, kazasker ve şeyhülislamlık
vazifelerinde bulunuyorlardı. Ulemanın iki yönlü
vazifeleri vardı: İslam hukukunun (şeriatın) yorumlanması
ve uygulanması. Müftüler bu görevlerden birincisini,
kadılar ise ikincisini yerine getiriyorlardı. İlmiye
mensupları, İslam hukukunu ve Sultanî kanunları devlet
işlerinde uyguluyorlardı.
Osmanlı’da darüşşifaların yerini ve önemini kısaca
tartışınız.
Osmanlılarda pratik ihtiyaçları karşılamaya
yönelik uygulamalı bilim müesseselerinin başında sağlık
hizmeti veren müessesler gelmektedir. Genellikle
“darüşşifa”, “şifahane” veya “bîmâristan” olarak
adlandırılan bu müesseseler aynı zamanda tıp eğitimi
verme fonksiyonunu da icra etmişlerdir. Osmanlı
öncesinde Selçukluların Konya, Kayseri ve Sivas gibi
büyük şehirlerde kurmuş oldukları darüşşifalar gibi
Osmanlılar da sırasıyla Bursa, Edirne ve İstanbul gibi
başkentlerinde, çok sayıda darüşşifa tesis etmişlerdir.
Osmanlılar çok önem verdikleri darüşşifaları,
devamlılıklarını sağlamak için müstakil birer bina olarak
değil daha ziyade külliyelerin bir birimi olarak inşa
edegelmişlerdir. 1470’te Fatih Sultan Mehmed tarafından
kurulmuş olan Fatih Darüşşifası, 1481’de II. Bayezid’ın
emriyle Edirne’de kurulan Bayezid Darüşşifası ve 1550’de
tesis edilen Süleymaniye Darüşşifası ile aynı dönemde
kurulan, Haseki Darüşşifası (1550), Sultan I. Selim’in
hanımı Hafsa Sultan’ın Manisa’da kurmuş olduğu Hafsa
Sultan Darüşşifası (1522-23) bu çeşit önemli yapılardan
bazılarıdır. Hasta tedavisi yanında hekimlerin
yetişmesinde de önemli bir yeri olan darüşşifalar, 19. asrın
ortalarında modern hastaneler açılana kadar faaliyetlerine
devam etmişlerdir.
Muvakkithane nedir? Kısaca açıklayınız.
İlimle ilgili Osmanlı müesseselerden bir diğeri
muvakkithanelerdir. Şehirlerde ve kasabalarda belirli
mescit veya camilerin avlusunda kurulan bu yapılar,
özellikle İstanbul’un fethinden sonra, külliyelerin bir
unsuru olarak yaygın bir şekilde tesis edilmiş ve
faaliyetlerini külliyenin vakıf gelirleri ile sürdürmüşlerdir.
Burada özellikle namaz vakitlerinin tayinini yapan bir
muvakkit bulunmaktadır. Muvakkitler zaman tayini için
rubu’ tahtası (quadrant), usturlab, sekstant, oktant, güneş
saatleri ve mekanik saatler ile kronometre gibi aletler
kullanmışlardır. Muvakkithaneler zaman ölçme bilgisi
dışında matematik ve astronomi öğretilen birer merkez
olma özelliğine de sahip müesseseler olmuşlardır.
Osmanlı’da “Hekimbaşılık” ve “Müneccimbaşılık”
müesseseleri ne işe yaramaktadır? Kısaca açıklayınız.
Vakıflarınca desteklenen müesseseler dışında
devletin resmî müesseseleri içinde bulunan, daha çok
padişahın, hanedan mensuplarının ve saray görevlilerinin
işleriyle ilgili olan iki müessese daha vardı. Bunlardan biri
“Hekimbaşılık” diğeri ise “Müneccimbaşılık” idi.
Hekimbaşı, başta padişah ve ailesi olmak üzere saray
halkının sağlığıyla ilgilenen tabipti. İlmiye sınıfından iyi
yetişmiş kimseler arasından seçilen hekimbaşı, aynı
zamanda imparatorluğun tabip, eczacı, cerrah, kehhal (göz
hekimi) ve sağlıkla ilgili bütün müesseselerinden
sorumluydu. Hekimbaşılık müessesinin sona ermesine
kadar (1844), bazıları bir kereden fazla olmak üzere
toplam 42 kişi bu vazifeye tayin edilmiştir. 15. asrın
sonlarına ve 16. asrın başlarına doğru kurulmuş olan diğer
bir müessese müneccimbaşılıktır. İlmiye sınıfından seçilen
müneccimbaşılar, hekimbaşılar gibi sarayda görevli olup
astronomi ilmiyle, takvim [Takvimler 1800 yılına kadar
Uluğ Bey Zîci’ne göre hazırlanırdı. Bu tarihten sonra
Avrupa kaynaklı Jacques Cassini’nin zîcini ve daha sonra
da Lalande’ın zîcine göre çıkarılmışlardır], imsakiye
hazırlama, hanedan mensupları ve yüksek rütbeli devlet
adamları için yıldızların, belli bir zamandaki yerlerini,
durumlarını gösteren çizelge (zayice) çıkarma gibi işlerle
meşgul olmuşlardır. Hekimbaşı ve müneccimbaşılar kendi
sahalarında yazdıkları eserler yanında, diğer ilmiye
mensupları gibi dinî ve edebî konularda da çeşitli eserler
vermişlerdir. Müneccimbaşı veya kıdemli
yardımcılarından biri sultanların tahta çıkışı, saraydaki
düğün ve doğum günleri, kızaktan gemi indirilişi gibi
önemli hadiseler için, uğurlu gün ve saatlerin tespitini
yapardı. Ayrıca, astronomi ile ilgili hadiseleri Güneş ve
Ay tutulmalarını (kuyruklu yıldızlar, gökte görünen
cisimler ve saire gibi), zelzele ve yangın felaketlerini takip
eder, elde ettiği bilgileri kendi yorumları ile saraya iletirdi.
Takiyüddin el-Râsıd Kimdir? Osmanlı ve dünya bilim
tarihi için önemi nedir açıklayınız?
Türk asıllı bir ailenin çocuğu olarak Şam'da
dünyaya gelen, Suriye ve Mısır’da eğitim gören
Takiyüddin el-Râsıd, 1570 yılında Mısır'dan İstanbul'a
gelmiş ve Sultan II. Selim tarafından müneccimbaşılığa
tayin edilmiştir. Takiyüddin, kısa bir zaman sonra Osmanlı
tahtına geçen III. Murad'ın emriyle İstanbul'da bir
rasathane inşasına başlamıştır. Rasathane astronomların
barınma, çalışma ihtiyaçlarına cevap veren ve bir
kütüphane ihtiva eden çok iyi tasarlanmış bir bina idi.
İslâm dünyasının en büyük rasathanesi olarak planlanan
bu müessese, aynı zamanda zamanının en gelişmiş
astronomi cihazları ile donatılmıştı. Takiyüddin’in
rasathanesinde kullanılan aletlerin, çağdaşı Avrupalı
meşhur astronom Tycho Brahe'nin (D. 1546-Ö. 1601)
1576'da Uraniborg'da kurmuş olduğu rasathanedeki
aletlerle benzer özelliklere sahip olduğu dikkati
çekmektedir. Takiyüddin Sidratü Munteha’l-Efkâr adlı
Zîc'inde İstanbul'daki rasat faaliyetlerine on beş yardımcısı
ile birlikte 1573 yılında başladığını belirtmektedir. Buna
göre rasathane, çalışmaların başladığı 1573 yılından,
yıkılış tarihi olarak herkesçe kabul edilen 4 Zilhicce
987/22 Ocak 1580’e kadar rasat faaliyetlerini
sürdürmüştür. İstanbul Rasathanesi’ndeki çalışmalarıyla
Güneş parametrelerinin hesaplanması için yeni bir metot
geliştiren Takiyüddin, sabit yıldızların enlem ve
boylamlarının tespitinde ise Venüs gezegeni, Aldebaran ve
Spica Virginis adlı iki yıldızı kullanmıştır. Günümüzde
61′′ olarak hesaplanmış olan Güneş’in apojesini,
Takiyüddin 63′′ olarak hesaplamıştır. Bu, Kopernik'in 24′′
ve Tycho Brahe'nin 45′′ değerleriyle mukayese edildiğinde
gerçeğe en yakın değerdir. Aynı zamanda Takiyüddin
icatlarıyla, daha önce İslâm dünyasında kullanılan rasat
aletlerine yeni aletler ilave etmiştir. Takiyüddin’in
rasathanede kullanmış olduğu aletlerin bazıları: Batlamyus
tarafından icat olunmuş zâtü’l-halak, paralaktik cetvel ve
usturlab, bir kısmı daha önce İslâm dünyasında kullanılan
kadran, zatü’s-semt ve'l-irtifa, zâtü’ş-şubeteyn, rub'u
mıstar, zâtu’s-subkateyn, zâtü’l-evtâr gibi aletlerdir.
Ayrıca Takiyüddin tarafından icat edilmiş olan
"muşebbehe bi'l-menatık" adlı sekstant aleti, Tycho
Brahe'nin icat ettiği alete çok benzemektedir. Takiyüddin
rasatlarında, rasathanede kurmuş olduğu ahşap duvar
kadranını ve “saatleri, dakikaları ve saniyeleri gösteren
kadranlı bir mekanik saat inşa ettik, her dakikayı beşer
saniyeye böldük” diye tarif ettiği, kendisinin yapmış
olduğu mekanik saati kullanmıştır. Bu, daha evvel
kullanılan saatlerden daha dakik olduğu için, uygulamalı
astronomi konusunda, 16. asrın önemli icatlarından birisi
olarak kabul edilmiştir.
Osmanlı’da Arapça ve Farsça eserler ne zaman
Türkçe’ye tercüme edilmeye başlamıştır?
Osmanlı’da Arapça ve Farsça eserler 14. Ve 15.
Yüzyıldan itibaren Türkçe’ye çevrilmeye başlanmıştır.
Taşköprülüzâde’nin (Ö. 1561) Şakâyıku’n-
Nu’mâniyye’sinin önemi nedir? Kısaca açıklayınız.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Kanuni Sultan
Süleyman devrine kadar olan ilk on Osmanlı padişahının
hüküm sürdüğü klasik dönemin kültür ve bilim hayatını
konu edinen eserlerin başında şüphesiz
Taşköprülüzâde’nin (Ö. 1561) Şakâyıku’n-Nu’mâniyye’si
gelir. Şakâyıku’n-Nu’mâniyye’de zikredilen doğrudan
telif edilen veya önce yazılmış eserlerin üzerine sonradan
şerh veya haşiye şeklinde yazılan eserler analitik bir
şekilde incelendiğinde bu dönemin ilmî hayatının
özellikleri açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Osmanlı bilim tarihinde Piri Reis’in önemi nedir?
6. asırda, Osmanlı haritacılığı Piri Reis’in
çalışmalarıyla en büyük eserlerini vermiştir. PiriReis’in,
Kristof Kolomb’un Amerika haritası ile Avrupa ve İslâm
haritalarından istifade ederek ve aynı zamanda kendi
tecrübelerine dayanarak 1513’te çizdiği haritanın bugün
elimizde bulunan kısmı büyük ölçekli dünya haritasının
bir parçasıdır. Bu harita, güney-batı Avrupa, kuzey-batı
Afrika, Güney Doğu ve Orta Amerika bölgeleri ve yeni
dünya hakkında bilgiler ihtiva etmektedir. Bu, enlem ve
boylam çizgileri olmayan ancak kıyıları ve adaları içine
alan portulan tipi bir haritadır. Piri Reis, ikinci haritasını
1528’de Kanuni Sultan Süleyman'a takdim etmiştir.
Sadece bir parçası günümüze kadar gelen bu harita, Kuzey
Atlas Okyanusu’nu ve Kuzey ve Orta Amerika’da yeni
keşfedilen yerleri içine almaktadır. Piri Reis’in Kitab-ı
Bahriye adında 1525’te Kanuni Sultan Süleyman'a
sunduğu bir de coğrafya kitabı bulunmaktadır. Doğu ve
Batı kaynaklarından yararlanarak hazırladığı bu önemli
kitap, Akdeniz ve Ege denizindeki şehirlerin harita ve
çizimlerini ihtiva etmekte, kendi gözlemlerine dayalı
olarak denizcilik ve deniz astronomisi hakkında da geniş
bilgiler vermektedir.
Nusretü’l-İslâm ve’s-Sürûr fi Tahrîr Atlas Mayor adlı
eserin önemi nedir?
17. asrın ikinci yarısından sonra ve 18. asır içinde
tamamlanan tercüme eserler arasında modern coğrafyadan
bahseden –Kâtip Çelebi’nin Cihannümâ’sı yanında- en
önemli eser, Ebu Bekr b. Behram elDimaşkî’nin (Ö.1691)
Janszoon Blaeu’nun kısaca Atlas Major olarak tanınan 11
ciltlik Latince eserinin Nusretü’l-İslâm ve’s-Sürûr fi
Tahrîr Atlas Mayor adıyla 9 cilt halinde ve serbest üslupta
yaptığı tercümesidir.
İbrahim Mütefferika kimdir?
İbrahim Mütefferika ilk Osmanlı matbaasını
kuran kişidir.
Tıbb-i cedid" veya "Tıbb-i kimyevî” nedir? Kısaca
anlatınız.
16. asırdan itibaren, başta İstanbul olmak üzere
büyük Osmanlı şehirlerine Avrupa'dan bazı hekimlerin
gelmesi, aynı zamanda Avrupa kaynaklı birçok salgın
hastalığın yayılması, yeni tedavi ve korunma metotları ve
tıbbî fikirleri de beraberinde getirmiştir. Paracelsus (Ö.
1541) ve onun takipçilerinin yeni tıbbî doktrinleri 17.
asırda Hollanda’da yaygınlaşan kimyevî maddeler ile
tedavi teori ve uygulamaları yeni iatrokimya (iatro
chemistry) Osmanlı tıp literatüründe "Tıbb-i cedid" veya
"Tıbb-i kimyevî" adları ile ortaya çıkmıştır.
Osmanlılar'da Avrupa menşe'li modern askerî teknik
eğitim ne zaman başlamıştır?
Osmanlılar'da Avrupa menşe'li modern askerî
teknik eğitim XVIII. yüzyılın başlarından itibaren, orduda
yapılan ıslahat hareketiyle başlamıştır.
Osmanlı’da Hendesehane’nin kuruluş sürecini kısaca
açıklayınız.
Kaptanıderya Derya Gazi Hasan Paşa'nın isteği
ile Tersane personeline, ihtiyaç duyulan teorik eğitimi
vermek üzere 29 Nisan 1775'te Tersane ambarlarında bir
odada "Hendese Odası" kurulmuştur. Hendese Odası'nda
Baron de Tott'un nezaretinde, Campbell Mustafa Ağa ve
Fransız S. Kermovan ders vermişlerdir. 1776 yılında
nizam verilen Hendese Odası'na, 90 akçe yevmiye ile bir
hoca, bir halife ve bir de “mustahfız-ı âlât” tayin
edilmiştir. Kapudâne Seyyid Hasan Efendi (Cezayirli)
hocalığında denizciliğe, donanmaya, coğrafya ve
haritacılığa dair dersler verilerek Osmanlı donanmasında
bu ilimlerden anlayan kaptanlar yetiştirilmeye
çalışılmıştır. 1776 yılında Fransız subaylar ülkelerine
döndükten sonra, Tersane’deki Hendesehane'de Osmanlı
ulemasından hocalar teorik dersler vermeye devam
etmişlerdir.
Osmanlı’da sivil mühendislik eğitimi ne zaman
başlamıştır? Kısaca anlatınız.
Osmanlı İmparatorluğu'nda sivil mühendislik
eğitimi, 1874-1875 öğretim yılında Galatasaray Sultanisi
dahilinde faaliyete geçen Darülfünun-ı Sultanî'nin bir
bölümü olarak açılan ve daha sonra Turuk ve Maâbir
Mektebi (Yollar ve Köprüler Mektebi) adını almış olan
Mülkiye Mühendis Mektebi'yle başlamıştır. Turuk ve
Maâbir Mektebi, ülkenin ve toplumun ihtiyaçları göz
önünde bulundurularak münhasıran fen eğitimi yapmak
yerine, devletin geniş toprakları üzerinde giriştiği
bayındırlık faaliyetleri ve özellikle ulaştırma sahasında
yapmak istediği hizmetleri yürütecek sivil mühendislerin
yetiştirilmesine yönelik bir program takip etmiştir. Bu
mektepten mezun olacak talebeler, tamamen Nafia
Nezareti tarafından devlet memuru olarak istihdam
edilmiştir. Turuk ve Maâbir Mektebi dört yıllık bir eğitim
takip etmiş ve ilk mezunlarını 1880 yılında vermiştir. İlk
mezunlarının hepsi gayrimüslim olup devletin önemli
mevkilerinde vazife almışlardır. Mektepte geniş kapsamlı
bir mühendislik eğitimi verildiği ders programından
açıkça anlaşılmaktadır. Bu mektebe bağlı, ancak daha alt
seviyede mühendislik eğitimi vermek üzere planlanmış bir
de Kondüktör Mektebi bulunmaktadır. 1881 yılında ikinci
mezunlarını veren Turuk ve Maâbir Mektebi bu tarihten
sonra faaliyetlerini tamamen devletin kontrolünde ve
mühendislik eğitimi yolunda kazanılan tecrübeler ışığında,
1884 yılında "Mülkiye Mühendis Mektebi" adıyla kurulan
yeni bir sivil mühendislik mektebinde devam ettirmiştir.
Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyun’un tarihini kısaca
anlatınız.
1793 senesinde Hasköy'de Humbaracı ve
Lağımcı Ocağı kışlasında Mühendishane-i Cedide'nin
açılmasıyla Tersane Mühendishanesi'ndeki hoca ve
halîfelerden bazıları ve 7 nefer talebe buraya
naklolunmuştur. Sultan III. Selim'in süt kardeşi Küçük
Hüseyin Paşa kaptanıderyalığa getirilince Tersane'deki
Mühendishane'yi gemi inşa, haritacılık ve coğrafya eğitimi
veren bir deniz mühendishanesi haline getirmiştir. O
sırada Fransa'dan çağırılmış olan Jacques Balthasar le
Brun 1793 senesi Mayıs ayında İstanbul'a gelmiştir.
Tersane Mühendishanesi'nin başına getirilen M. le Brun
burada, Avrupa usulüne uygun olarak gemi inşa dersi
vermiştir. Bu Mühendishane 1821 yılına kadar "Fenn-i
İnşâ" ve "Fenn-i Harita ve Coğrafya" adlarında iki şubeli
olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. 1821 yılında
Kasımpaşa'da vuku bulan büyük yangında Mühendishanei
Bahrî binası da yandığından bir yıl kadar tedrisata ara
verilmiştir. 1830'da Mühendishane-i Bahrî
Heybeliada'daki kışlaya taşınmıştır. Burası da kâfi
gelmeyince, Tersane'deki şimdiki Askerî Hastahane'nin
bulunduğu tepede yeni bir mektep binası inşa edilmiş ve
buraya nakledilmiştir. Yeni bina 400 öğrenciyi
barındıracak büyüklükte muntazam dershaneleri ve etüt
salonları bulunan bir binaydı. Bahriye Mektebi 1845
yılında inşaatı tamamlanan Heybeliada'daki binasına
taşınmıştır. Burada ilk, orta ve yüksek denizcilik tahsili
verilmeye başlanmıştır. Günümüzde aynı bina Deniz Harp
Okulu olarak faaliyetlerine devam etmektedir.
Mühendishane-i Cedid’te mühendishane eğitiminin
tam olarak kaç yıl süreceğinin hesaplanması ne için
zordur?
Mühendishane-i Cedid’te sınıf geçmesi ve
mezuniyet hususlarında Osmanlı klasik bürokratik yapısı
muhafaza edilerek silsile yürütülmesi esası kabul
edilmiştir. Başlangıç sınıfı dördüncü sınıf, mezuniyet
sınıfı birinci sınıf olarak kabul edilen Mühendishane'de
talebeler bir nevi askerî personel kabul edildiğinden maaş
ve tayinatları bulunmaktadır. Bu sebepten sınıf geçme ve
terfiler bir üst kademelere terfi, terk, vefat veya başka bir
vazifeye tayin durumlarında, o rütbeden daha aşağıda
bulunan hoca veya şakirdanın imtihanla bir üst rütbe veya
sınıfa terfi etme şeklinde zincirleme olarak en alt
kademedeki talebeye kadar silsile yürütülmesi şeklinde
yapılmıştır. Bu durum Mühendishane'de eğitimin tam
olarak kaç yıl süreceğinin tespitini zorlaştırmaktadır.
Tıbhane-i Âmire hangi amaçla açılmıştır?
Tıbhane-i Âmire ordunun tabip ve cerrah
ihtiyacını karşılamak maksadıyla Mustafa Behçet
Efendi'nin önderliğinde açılmıştır.
Osmanlı’da tıp eğitimi ne zaman başlamıştır? Kısaca
anlatınız.
Osmanlı Devleti'nde modern tıp eğitiminin
başlangıcı 19. yüzyılın başlarına kadar dayanmaktadır.
Ocak 1806 tarihinde Mühendishâne-i Cedide'den ilham
alınarak "Tersane Tıbbiyesi" adlı bir tıp mektebi
kurulmuştur. Tersane-i Âmire'de, donanmanın tabip ve
cerrah ihtiyacını karşılamak amacıyla açılan bu mekteple
asıl olarak imparatorlukta tıp tahsilinin yaygınlaştırılması
ve Devlet-i Aliyye tebaasından tabiplerin sayısının artması
hedeflenmiştir. Derslerin İtalyanca veya Fransızca gibi bir
Avrupa dilinde yapılması öngörülmüştür. Ayrıca
talebelere tahsil için gerekli olan kitapların ve aletlerin
Avrupa'dan getirtilmesi kararlaştırılmıştır. Ancak bütün
bunlardan daha ilgi çekici yenilik ise getirtilecek
kitaplardan başka, Paris, Viyana ve Londra gibi büyük
Avrupa şehirlerinde her ay çıkan tabip gazetelerinin ve
yeni telif olan eserlerin alınması da söz konusu edilmiştir.
Mekteb-i Harbiye’nin kuruluş sürecini kısaca
anlatınız.
1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın ilgası ile Sultan
II. Mahmud tarafından "Asâkir-i Mansûre-i
Muhammediye" adı altında yeni bir ordu kurulmuştur. Bu
orduda yeni savaş usûl ve tekniklerini bilen subayların
yetiştirilmesi maksadıyla 1832-1833 yılında bir askerî
mektep kurulmasına teşebbüs edilmiştir. Bu tarihe kadar
ordunun bu tür subay ihtiyacı mühendishanelerden yetişen
subaylar (mütefennin zabit) vasıtasıyla karşılanmaya
çalışılmış, ancak bunların sayıca az olması ve ihtisas
sahalarının farklı olması, subay yetiştiren askerî bir okula
duyulan ihtiyacı daha da kuvvetlendirmiştir. Avrupa'da
"Ecole Militaire" tabir olunan askerî okullar örneğinde
planlanan bu mektebin, 1831 yılında Doğancılar
Kışlası'nda kurulmasına karar verilmiş ise de
gerçekleşememiştir. 1834-1835'te, tamir ettirilerek 400
talebe alacak kapasitede bir mektep haline getirilmiş olan
Maçka Kışlası'nda "Mekteb-i Harbiye" adıyla resmen
kurulmuştur. Başına da tahsilini Avrupa'da tamamlamış ve
Batı dillerini iyi bilen Nâmık Paşa getirilmiştir. Mektepte
kütüphane, hastahane, hamam, eczahane, matbaa ve sair
müştemilat ihmal edilmemiş ve her türlü tahsil alet ve
edavatı ve sair techizatı Avrupa'dan getirtilmiştir.
Şanizâde Mehmed Ataullah Efendi ve Mustafa Behçet
Efendi kimdir? Kısaca anlatınız.
19. asrın başlarında Osmanlı tıp eğitimine iki
büyük şahsiyetin önemli etkileri olmuştur. Bunlardan
birincisi; çok çeşitli sahalarda çalışması ve ilgisi bulunan
ve Avrupa bilimine ve çeşitli dillerine aşina bir
ansiklopedist olan Şanizâde Mehmed Ataullah Efendi’dir
(ö.1826). Şanizâde modern tıp ve anatomi bilgilerini,
meşhur eseri Hamse-i Şanizâde ile ilk defa Osmanlı
okuyucusuna anlaşılır bir dille ve bir bütün halinde
sunmuştur. İkinci şahsiyet olan Mustafa Behçet Efendi ise
Türkiye’de modern tıp eğitiminin kurucusudır.
Tanzimat’ın Türk bilim tarihindeki önemi nedir?
Kısaca anlatınız.
Tanzimat’ın ilânından sonra eğitimin yeni bir
anlayış içerisinde klasik döneme göre çok farklı bir
şekilde teşkilatlanması, modern eğitimin yaygınlaşması,
yeni bilim ve tekniğe ait çok sayıda kitabın basılmasına
yol açmıştır. 19. asrın ortalarına doğru çeşitli konularda
basılan bilim ve teknik kitaplarının sayısı hızla artmıştır.
Tanzimat öncesinde 1727’de ilk Türk matbaasının
kuruluşundan 1839’da Tanzimat’ın ilanına kadar geçen
sürede bilime ait sadece 28 kitap basılırken, bu sayı
Tanzimat döneminde (1839-1876 arası) 242’ye ulaşmıştır.
Bu iki dönemde basılan kitapların konularına göre
dağılımının karşılaştırılması modern bilime karşı ilgide
değişmelerin olduğunu göstermektedir. Tanzimat
döneminde, askerî konulara duyulan ilgi azalırken, sivil ve
topluma yönelik konuların ağırlık kazandığı görülür.
Benzer sonuçlara, 19. asrın başlarında (Tanzimat
öncesinde ve sonrasında) aynı konularda yazılmış olan
kitapların önsözlerinin incelenmesi ile de ulaşılabilir.
İshak Efendi’nin Mecmua-i Ulûm-ı Riyaziye adlı eserinde
kimyanın sadece harp sanayiindeki öneminden
bahsedilmesine karşılık, Kırımlı Aziz Bey (ö. 1878),
Kimya-yı Tıbbî (İstanbul, 1868-1871) adlı eserinde
kimyanın, askerî olmayan teknolojilerin ve birçok
endüstrinin temelini teşkil ettiğini belirtmektedir.
Türk bilim tarihinde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin
önemi nedir? Kısaca anlatınız.
1838’de Avrupa tıp okulları örnek alınarak
kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de Fransızca yapılan
eğitimin, 1870’de Türkçe olarak yapılmasına karar
verilmesi, tıp literatürünün gelişmesine de vesile olmuştur.
Bunun neticesinde özellikle 1870 sonrasında ilk Türkçe tıp
sözlüğü olan Lügat-ı Tıbbiye’nin (ilk baskısı İstanbul
1873, genişletilmiş ikinci baskısı İstanbul 1901),
neşrinden sonra tıp konusunda çok sayıda telif ve tercüme
eser yayınlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda koruyucu hekimlik ile
ilgili ilk uygulamalar ne zaman başlamıştır?
Osmanlı İmparatorluğu’nda koruyucu hekimlik
ile ilgili ilk uygulamalar, 1831’de özellikle Müslüman
hacılar için kurulmuş olan karantina teşkilatında
başlamıştır.
19. asırda kurulan bir diğer modern bilim müessesi
olan Rasathane-i Âmire’nin önemi nedir? Anlatınız.
Rasathane-i Âmire, 1863'te Maarif Nezareti’ne
bağlı olarak Fransız mühendis M. Coumbary’nin
idaresinde kurulmuştur. Adı rasathane olmasına karşılık,
bu müessese astronomi konusunda gözlem yapmaktan çok
meteoroloji ile ilgili fonksiyonları yerine getirmiştir.
Rasathane-i Amire büyük şehirlerden gelen hava
raporlarını aynı maksatla kurulmuş olan Avrupa’daki
benzer merkezlere ulaştırmış ve Avrupa’dan gelen
raporları da bünyesinde toplamıştır.